Share this content on Facebook!
Last Posts

Kim Şerefsiz?
Türk istihbarat birimleri ciddi kavga ediyor!...
Bu defa İran'da BOP'a saplandılar
Yabancılara Akan Derelerimiz
ATATÜRK’ÜN CEPHELERDE VERDİĞİ DÖRT EMİR

Sponsor Links


Popular Posts

Cumhuriyet
Laiklik
Dersim
Öğretmenler Günü
Fetullah Gülen

Comments

ilkay utlu: Kısaca....halt etmişler...onla...
 w1212: Mhp ve Chp acilen ve lütfen Si...
Serri At: ESHEFLE KINIYORUM .. Alla...
ersalan kamrani: turkiye suriyeyı desteklememid...

Search


Küçük Elif


Atatürk Öldü diye ağlıyor | video.mynet.com


Sarı Saçlı Mavigözlüm


SARI SAÇLIM,MAVİ GÖZLÜM NERDESİN | video.mynet.com


Ne Mutlu Türk'üm Diyene

Sayfamızda
: dk/sn
Misafir Oldunuz


Mehmetçik Vakfı

TSK Mehmetçik Vakfı

Atatürk

Mustafa Kemal Atatürk (1881-1938) TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN KURUCUSU VE İLK CUMHURBAŞKANI ATATÜRK Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik'te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın'dan Makedonya'ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım'la evlendi. Atatürk'ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı. Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği'nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik'e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi'ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye'ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına "Kemal" i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi'sini bitirip, İstanbul'da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi'ne devam etti. 11 Ocak 1905'te yüzbaşı rütbesiyle Akademi'yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam'da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907'de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır'a III. Ordu'ya atandı. 19 Nisan 1909'da İstanbul'a giren Hareket Ordusu'nda Kurmay Başkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa'ya gönderildi. Picardie Manevraları'na katıldı. 1911 yılında İstanbul'da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı. 1911 yılında İtalyanların Trablusgarp'a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911'de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912'de Derne Komutanlığına getirildi. Ekim 1912'de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır'daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne'nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915'te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ'da görevlendirildi. 1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı'nda, Mustafa Kemal Çanakkale'de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine "Çanakkale geçilmez! " dedirtti. 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası'na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915'te Arıburnu'na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı'nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915'te Arıburnu'nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos'ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos'ta Kireçtepe, 21 Ağustos'ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal'in askerlerine "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!" emri cephenin kaderini değiştirmiştir. Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları'dan sonra 1916'da Edirne ve Diyarbakır'da görev aldı. 1 Nisan 1916'da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis'in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep'teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917'de İstanbul'a geldi. Velihat Vahidettin Efendi'yle Almanya'ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyehatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad'a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918'de Halep'e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918'de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918'de İstanbul'a gelip Harbiye Nezâreti'nde (Bakanlığında) göreve başladı. Mondros Mütarekesi'nden sonra İtilaf Devletleri'nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı. 22 Haziran 1919'da Amasya'da yayımladığı genelgeyle "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını " ilan edip Sivas Kongresi'ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi'ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919'da Ankara'da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı. Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir'I işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması'nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaşan I. Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye - ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı. Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardır: Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü'nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı. Çukurova, Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921) I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921) II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921) Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921) Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922) Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması'yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı. 23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922'de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu'yla yönetim bağları koparıldı. 13 Ekim 1923'te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet'in ilk hükümeti kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ve "Yurtta barış cihanda barış" temelleri üzerinde yükselmeye başladı. Atatürk Türkiye'yi "Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak" amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz: 1. Siyasal Devrimler: · Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922) · Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923) · Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924) 2. Toplumsal Devrimler: · Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934) · Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925) · Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925) · Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934) · Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934) · Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü (1925-1931) 3. Hukuk Devrimi: · Mecellenin kaldırılması (1924-1937) · Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937) 4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler: · Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924) · Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928) · Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932) · Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933) · Güzel sanatlarda yenilikler 5. Ekonomi Alanında Devrimler: · Aşârın kaldırılması · Çiftçinin özendirilmesi · Örnek çiftliklerin kurulması · Sanayiyi Teşvik Kanunu'nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması · I. ve II. Kalkınma Planları'nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934'de TBMM'nce Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadı verildi. Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk'ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti. Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı. 15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyet'in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku'nu okudu. Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923'de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı. 1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox'a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği'ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı. Fransızca ve Almanca biliyordu. 10 Kasım 1938 saat 9.05'te yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini yumdu. Cenazesi 21 Kasım 1938 günü törenle geçici istirahatgâhı olan Ankara Etnografya Müzesi'nde toprağa verildi. Anıtkabir yapıldıktan sonra nâşı görkemli bir törenle 10 Kasım 1953 günü ebedi istirahatgâhına gömüldü

17 Feb 2012
 
Tam Sıra Başbakan’a Gelmişken!
Evet tam sıra Başbakan’a gelmişken, Ellerindeki iktidar gücünü kullanarak MİT Yasasını MHP’nin Tam muhalefet çabalarına rağmen Akp, Bdp İttifakı ile geçirdiler. Bu yasa ile MİT’çilerin yargılanması Başbakan’ın izni ile olacak. Demokrasiye bakın ki; İP Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’i Abdullah Öcalan ile Görüştü diye yerden Yere vuranlar; Şimdi Pkk’ile görüşmeler...i kesinleşen Bir zat-ı muhteremi Aklama ve Kurtarma peşindeler. Aslında Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belliydi. İlk önce Eski Genel Kurmay Başkanı’nı Terör Örgütü Kurmak Suçundan Tutukladılar. İlker Başbuğ’da AKP İktidarı döneminde Genelkurmay Başkanı olmuş bir isimdir. Ne kadar İlginç dimi? Birisi Terör Örgütü Kurmak Suçundan Yargılanıyor,Tutuklanıyor , bir diğeri ise Pkk’ile Görüştüğü için ve Tutuklanmaması için Sabahın 05:50’sine kadar kendisini kurtaracak yasanın çıkması sağlanıyor. İşte buna DEMOKRASİ diyorlar!
Aslında Hepinizin Hatırlayacağı bir ayrıntı var!
Sayın Başbakan Dönemin Genel Kurmay Başkanı ve Terörist İlker Başbuğ’ile Gediktepe’de Bilgi alış verişinde bulunmuş ve DEFALARCA kendisiyle Başbakanlık’ta görüşmeler yapmıştı. Yukarıda Dedik ya Tam Sıra Başbakan’a gelmişken ani bir Müdahale ile MİT Kanunu çıkarıldı ve Hakan Fidan Gibi, Başbakanın Yargılanması yolu kapatıldı. Buna DEMOKRASİ diyorlar! NORMALLEŞME Diyorlar!
Şimdi Soruyorum Daha Doğrusu MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli Bey sormuştu : “KİM ŞEREFSİZ?”




11 Jan 2012
 
ALMANYA'da yayınlanan haftalık Der Spiegel Dergisi, İstanbul'da 61 kişinin öldüğü terör saldırılarının ardından Türkiye'deki istihbarat birimleri arasında ciddi bir kavga yaşandığına yer verdi.

Alman hükümeti adına hazırlanan ve gizli tutulan bir değerlendirme raporunda, istihbarat birimlerinin İsrail'den gelen uyarıları gereken şekilde ciddiye almadıkları suçlamalarına yer verildiği kaydedildi.

Derginin haberinde, Türkiye'deki istihbarat servislerinin yapılanmasından doğan karmaşıklıklar nedeniyle güvenlik alanında önemli sıkıntılar yaşandığına işaret edildi. Türkiye'de polisin, Genelkurmay'ın ve hatta jandarmanın bile özel operasyonlarda bulunduklarına ve Dışişleri Bakanlığı'nın da özel uzmanlara sahip olduğuna yer verildi.

YENİDEN YAPILANACAK

En büyük ağın ise Başbakanlığa bağlı Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) oluşturduğu belirtilirken, İstanbul'daki terör saldırılarından sonra bu teşkilatların yeniden yapılandırılmasının gündeme geldiğine de işaret edildi. Türkiye'de de ABD'deki gibi iç ve dış istihbarattan sorumlu FBI ve CIA gibi yeni bir yapılanmanın planlandığına yer verilen haberde, özellikle askerlerin bu plana karşı şimdiden tavır almaya başladıkları da ileri sürüldü.

Evet yazıyı okudunuz: birde ben yorumlamak istiyorum bu yazıyı. Ne diyor? yazının başında;

"Türk istihbarat birimleri arasın da ciddi kavka var."  Bu istihbarat raporu Alman Hükümeti adına hazırlanıyor. Alam Hükümeti adına hazırlanan raporda "Türk İstihbarat Birimlerinin İsrail'den gelen İstihbarat raporlarına gereken şekilde değerlendirmedikleri için kavga yaşandığını belirtiyor." ve dergi devam ediyor " Türkiye'deki istihbarat servislerinin yapılanmasından doğan karmaşıklıklar nedeniyle güvenlik alanında önemli sıkıntılar yaşandığını belirtiyor" ve en önemliside Alam Hükümeti adına hazırlanan istihabarat raporun da Türk İstihbaratının yeniden yapılandırılacağına yer veriyor" Rapor da "En büyük ağın ise Başbakanlığa bağlı Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) oluşturduğu belirtilirken, İstanbul'daki terör saldırılarından sonra bu teşkilatların yeniden yapılandırılmasının gündeme geldiğine de işaret edildi. Türkiye'de de ABD'deki gibi iç ve dış istihbarattan sorumlu FBI ve CIA gibi yeni bir yapılanmanın planlandığına yer verilen haberde, özellikle askerlerin bu plana karşı şimdiden tavır almaya başladıkları da ileri sürüldü."

Evet, Alaman Hükümetinin hazırlattığı raporların hepsi doğru çıktı. Asker Terörist oldu, Ergenekon gibi şanlı tarihimiz Terör örgitü oldu, Şimdi  aklıma bin türlü şey geliyor. acaba HSBC Bankasını birileri istihbarat zor durumda kalsın diyemi bombalandı? Kaşif Kozunoğlu MİT'in yapılanmasının dha çabuk değiştirilmesi içinmi tutuklandı?

 




 



15 Dec 2011

Şike tartışmalarıyla oyalanırken Türkiye'nin iç sızlatan hali bir süre gündemden düştü. Oysa konuşmamız, tartışmamız, üzerinde düşünmemiz ve çare üretmemiz gereken çok acil meselelerimiz var. Deprem bölgesindeki akıl almaz sorumsuzluk ve buna bağlı olarak gelişen perişanlık. Kış aylarında boyut değiştiren bölücü ihanet. Barzani'nin insafına bırakılmış terör. Belli bir zihniyetin tekeline geçen hukuk sistemi ve ortaya çıkan vahim sonuçları. Dayanılmaz boyutlardaki yoksulluk, perişanlık, yeni yılla birlikte milletin üzerine yağacağı kesin olan insafsız zamlar. Bütçe görüşmeleri sırasında mecliste yaşanan gerginlik ve iktidarın tahammülsüzlüğü. Ağır kış şartlarında her yanı sarmış olan ümitsizlik, yerlerde sürünen ve alay konusu edilen dış itibar, etrafımızı saran, gün geçtikçe büyüyen ve etkilerini gösteren ateş çemberi. Kabul edilemez teslimiyet BOP teslimiyetleri ve yarın ne olacağını bilememenin ezikliği.

Hiç bu kadar hırpalanmamıştık

Türkiye, sadece Cumhuriyet tarihinde değil, bu topraklarda var olmaya başladıktan sonra hiç bu kadar çaresiz bırakılmamış, hiç bu kadar hırpalanmamıştır. Her yetersizlik, her yanlış bir sonrakine emsal teşkil ediyor. Türkiye Cumhuriyeti ile meselesi olanlar hayal edemeyecekleri imkanlar buluyor. Ümitlenmemizi, heyecanlanmamızı, yarınlara güvenle bakmamızı sağlayacak istisna cinsinden bir şey bulamıyoruz. Bu normal bir durum değil. Hiçbir ölçüyle izahı yapılamaz. Ülkemizin bugün yaşadıklarının çok daha azına sebep olan siyasi oluşumlar ağır bedeller ödemek zorunda kaldılar. Bir çoğu tarihten silindi gitti. Bu durum sadece özeldir. Rejimi, anlayışı ne olursa olsun dünyanın her yerinde, böyle bir tabloya sebebiyet veren iktidarlar bırakır gider ve emaneti sahibine, yani millete teslim ederler. Ancak bizde hala oyalamanın, zaman kazanmanın ve bütün bu yaşananları hazmettirmenin yolları aranıyor. Üzerinde asıl düşünmemiz, endişelenmemiz gereken nokta tam da burasıdır.

Acı sonuçlar

İçeride yaşadıklarımızı sineye çekecek olsak bile, dışarıda olanları kabullenmek mümkün değildir. Zira, artık acı sonuçlar doğuracak noktaya gelinmiştir. İran'la geldiğimiz durumu makul ve mantıklı biçimde izah edebilecek biri var mı? Şimdi anlıyor musunuz Davos tiyatrosunun niye oynandığını? 9 Türk'ün Mavi Marmara gemisinde katledilmesine niçin yol verildiğini? İsrail'le papaz olduğunuz izlenimi vereceksiniz, diğer taraftan bölgenin bu terörist devletini her hangi bir saldırıdan korumak için füze kalkanını topraklarınıza yerleştirip, varlığının teminatı olacaksınız. Mısır, Libya ve Suriye tiyatroları da şimdi daha bir anlam kazanmıyor mu? Yakın akraba ilan edilen, elinden barış ödülü alınan Arap liderlerinin anında neden terk edildiklerini hala anlamayan varsa gitsin bir akıl muayenesinden geçsin. Devrilen liderlerin ortak özellikleri İsrail karşıtı olmalarıdır. İsrail'le barış görüşmelerine rağmen Hüsnü Mübarek'de buna dahildir. Zira, o görüşmelerden bir sonuç alınamayacağı artık kesinleşmişti. Bütün bu yaşananların sadece İsrail'in işini kolaylaştırması, üzerindeki tehditleri kaldırması bir tesadüf müdür? BOP'un ne olduğu, Eşbaşkanlığın neye yaradığı artık bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmıştır.

Çatışma noktası

Sıranın İran'a geldiğini söylemeye bile gerek yok. Peki sonrasında ne olacak? Yine gözü gören, burnu koku alan, aklı başında olan, vicdan ve insaf sahibi birisi çıksın da bütün bu gelişmelerin, bütün bu oyunların, bütün bu planların dışında kaldığımızı ve hiçbir zaman sıranın Türkiye'ye gelmeyeceğini söylesin de görelim. İran diğer ülkelere benzemiyor. Daha köklü ve daha sistemli bir devlet. Kendine göre bir işleyişi var. Rusya ve Çin'le bir blok oluşturup, BOP oyunlarını bozmakta son derece kararlı. İşte mesele de tam bu noktada başlıyor. Bir tarafta BOP hesaplarını bozmaya çalışan İran, diğer tarafta BOP hesaplarını hayata geçirmeye uğraşan bir AKP. Gelip dayandığımız yer çatışma noktasıdır. İran, kendine yönelik bir saldırı da ilk olarak Malatya'yı, yani İsrail'i korumak için kurulan füze savunma sistemini vuracağını ilan etmiştir.

Çatışmaya itiliyoruz

Sıfır sorunla çıkılan yolda, sırf sorun olduk. Bu da yetmedi, çatışmaya itiliyoruz. Hala AKP'nin ne kadar başarılı olduğunu anlatıp, bütün bu riskleri Türk milletine hazmettirmeye çalışıyorlar. Artık Türk milleti bu durumu görmeli ve ülkenin sonu belirsiz maceralara sürüklenmesine izin vermemelidir.



13 Dec 2011

 

Milli servetimizin yabancılara teslim ediliyor ‘Bir mantar tabancası bile patlamadan madenlerimiz elimizden çıkar hale geldi’  Karadeniz Bölgesi’nin maden yatakları açısından zengin illerinden bir tanesi de Gümüşhane. Gümüşhane tarihe madenleriyle konu olmuş, madencilikte önemli bir yer tutmuş. Türkiye’de bugünlerde de maden yatakları en çok dikkat çeken ve yabancıların ilgisinin bulunduğu illerden bir tanesi. İlin sınırları içerisinde kalan maden havzası, mevcut madenlerinin yanında, potansiyel rezervleriyle de önem taşıyor. Altın rezervleri ise en çok dikkat çeken potansiyel. Öte yandan Artvin’de ise üç kuşaktır madencilik sektöründe çalışan halk çevre için son derece duyarlı. Artvinlilerin çevre tepkisi şirketlerin ruhsatlarını bile iptal ettirebiliyor.

Türkiye’nin Maden Politikaları:

   Karadeniz maden zenginliklerinde Türkiye’nin maden zenginlikleri içerisinde önemli bir yere sahip. Dünyanın en zengin yeraltı kaynaklarına sahip olan Türkiye’nin bu servetini yabancılara teslim edildi. Ülkenin bütün madenleri teslim alındı, Kan döküldü, can verildi, bağımsızlık kazanıldı, ortada fol yok, yumurta yok, bir tane mantar tabancası bile patlamadı, ülkenin bütün madenleri teslim alındı. Nedir bu?

 Hangi Şirketlere Ruhsat Verildi:

   Bir milleti zengin yapan unsurun onun öz kaynaklarıdır. Bir yıl içinde 16 bin ruhsat verdiler. Lozan Murahhas Azalarının vermediği o madenleri bugün Türkiye kime verdi? Rio Tinto: 30 tane maden arama ruhsatı bulunuyor. Cominco: 190 tane. Yani 190 ayrı yerde maden arıyor. TUPRAG: 63 tane maden arama ruhsatı var. Deumar’ın ise 3 tane ruhsatı var. Normandi: 149 adet maden arama ruhsatına sahip. Bu verdiğim rakamlar 2004 yılına ait. Ondan sonraki gelişmeleri elime geçtikçe sizinle paylaşacağım. Bu kadar zengin madenlerimiz var. Ondan sonra geliyor, Kaynak nerde diye soruyorlar

Türkiye’ye Dilendirilicilik Yaptırılıyor:

   Yeminle konuşuyorum bu kaynaklarla bir elimiz yağda, bir elimiz balda, kıyamet sabahına kadar rahat rahat yaşayacak bir milletiz. Nedir bu yaptığımız ki, elimizdeki serveti kuş gibi uçuruyoruz. Ondan sonra da IMF’nin, Avrupa Birliği’nin ve ABD’nin kapısına gidip para dileniyoruz. Bize bu yakışır mı?

Artvin Halkı Çevreye Çok Duyarlı:

   Artvin’de maden sahalarında üretim devam ederken, potansiyel alanlarda da arama çalışmaları sürüyor. Maden Mühendisleri Odası Artvin İl Temsilcisi Ali Gümüş, Artvin’de madencilik açısından en dikkat çekici unsurun halkın çevreye olan duyarlılığı olduğunu söyledi. Bir maden şirketinin çevreye olan duyarlılık nedeniyle runsatının düştüğünün altını çizen Gümüş, “Artvinliler madencilik alanında son derece bilinçli bir halktır. Bunun nedeni üç kuşaktır madencilik faaliyetleri içerisinde olmaları. Eğer Artvin’de madencilik faaliyetlerinden bahsetmek gerekiyorsa öncelikle bunun altını çizmek gereklidir. Bunun dışında Artvin’de arama çalışmaları ve işletmeler de devam ediyor. Bir çok maden şirketi yerli-yabancı ortaklık burada maden alanlarına yönelik ruhsat almış durumda”

İnsanlar Baskı Yüzünden Susuyor:

   CHP Gümüşhane İl Başkanı Erkan Pelit de, Gümüşhane’nin istihdam sorunu olduğu için insanların madenlerde çok az ücretler karşılığı çalıştırıldıklarını belirterek, orada maden işletmeleri tarafından verilen zararlar ve talanlara karşı ise tepki gösterecek kimsenin bulunmadığını ve bu konuda bir bilinçlendirmenin olmadığını söyledi. Pelit, uzmanların yıllarca haykırdığı en önemli sorunlardan biri olan “örgütsüzleştirme-sendikasızlık” problemini yaşayarak görmüş. Pelit yaşanan olayları şöyle anlattı : “Bir dönem bu madenlerde çalışan işçilerin sendikalaşma talebi oldu. Bazı çalışmalar yapıldı biz de destek verdik. Fakat şirket bunu kabul etmedi ve birer birer onlarca kişiyi bu nedenle işten çıkardı. Gümüşhane ekonomik açıdan oldukça sıkıntılı bir bölge başka iş sahası da olmadığından insanlar çalışmak zorundalar. Bu tür baskılar da işe yarıyor. Biz buradaki talana karşı çıktık ama nereye kadar? Herkes susuyor çünkü mecbur bırakılıyor” Pelit, buradaki maden şirketlerinin işçileri sigortasız şekilde saatlerce çalıştırıldıklarını da üzülerek belirtti.

Madenler Yerli Sermayede:

   TMMOB Maden Mühendisleri Odası Gümüşhane İl Temsilcisi Cemil Köksal da, Gümüşhane kentinin metalik madenler açısından zengin olduğunu kaydederek şunları söyledi: “ Gümüşhane maden havzası metalik madenler açısından zengin durumda. Kurşun, çinko, gümüş, altın madenleri önem taşıyor. Bunların işletmeleri de yapılıyor. Gümüşhane maden havzasında maden alanlarının ruhsatlarının alındığı duyumları elbette var. Fiiliyatta maden işletmeciliğine bakılırsa bunların yüzde 99’u yerli semayenin yeni yerli firmaların elinde. Bu firmalar Türkiye’nin önde gelen madencilik firmaları. Gümüşhane havzasında yapılan üretim sadece hammade üretimi değil. Aynı zamanda zenginleştirmede yapılıyor.



11 Dec 2011

Birinci Dünya Harbinin gururlu galipleri, bu galibiyetlerinden dört yıl sonra, asırlardır görmedikleri yenilgiyi Sakarya’da tatmışlardır.
Sakarya Meydan Muharebesi Türk milleti geliştikçe, ilerledikçe, doğunun mazlum milletleri kurtuldukça büyüyecektir.

“Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri.”
26 Ağustos 1922’de başlayan Afyon-Dumlupınar taarruzu, 30 Ağustos Başkumandanlık Meydan Muharebesi ile kesin sonuca ulaştırılmış ve meydan muharebesinden kurtulabilen Yunan birlikleri hızla çekilmeye başlamışlardı.
Başkumandanlık Meydan Muharebesinden sonra dağınık olarak çekilen birliklerin derlenip toparlanmasına ve herhangi bir hatta tutunmasına engel olmak, Yunan birliklerinin Milne (Akhisar-Salihli-Ödemiş) hattında veya İzmir yakınlarında savunma tedbiri alma ihtimalini kırmak gerekiyordu. Ayrıca Doğu Trakya’da bulunan üç Yunan tümeni Anadolu’ya getirilmeden sonuç alınmalıydı. Yunanlıların müttefiki olan Batılıların ateşkes zorlamalarını bertaraf etmek ve onların da karşı tedbir almasına imkân vemeden Misakı Millî sınırlarının gerçekleştirileceği ortamın yaratılması için gizliliğe ve sürate önem verilmesi zorunluluğu bulunuyordu.
Bu sebeple Atatürk o gün için en uzak noktayı hedef göstermişti. “Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini nazarı dikkate alarak ilerlemelerini ve herkesin akıl kuvvetini ve yurtseverlik kaynaklarını kullanarak yarışmaya devam etmelerini isterim. Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”
Baskın ilkesi, karşı tarafın tedbir almasına fırsat vermeden sonucu sağlayacak noktaya gelmeyi gerektirir. Yunanlılar Trakya’daki üç tümenlerinin bir kısmını ancak adalara getirebilmişler, Batılıların ateşkes teklifi Başbakan Rauf Bey tarafından Atatürk’e bildirildiği zaman askerî harekât Atatürk’ün “ihtiyaç kalmadı” cevabını verebileceği gelişmeye ulaşmıştı.
15 Mayıs 1919’da muntazam kuvvetlerin mukavemeti olmadan Anadolu’ya çıkan Yunanlıların 18 Temmuz 1921’e kadar (Kütahya-Eskişehir muharebelerinin sonu) 26 ayda katettikleri mesafeyi Türkler, Yunan savunma cephesine taarruza başladıktan sonra, bir meydan muharebesini de sonuçlandırarak 14 günde katetmişlerdir.
İstiklâl Harbini sonuçlandıran bu hareketle, Üçüncü Dünyada kurtuluş harpleri dönemi başlamıştır. Böylece İstiklâl Harbi, millî tarihimizi aşarak evrenselleşmiş, Üçüncü Dünyanın doğuşuna öncülük etmiş, örnek olmuştur. İstiklâl Harbi Türklere ve doğuya çağdaşlaşma yolunu açmış, mazlum milletlere ümit vermiş, güç vermiş, çağdaşlaşmanın ortamı hazırlanmıştır. Sömürgeciliğe Türklerin yenilgisiyle etkili şekilde başlanabilmiş, sömürgelerin sömürge olmaktan kurtulmaları Türklerin savaş başarısı ve öncülüğü ile mümkün olabilmiştir.            



11 Dec 2011

Zaman gazetesinden Erdoğan'a ağır yazı

 

Daha Öncede Yazmıştık Akp'de Birşeyler oluyor diye. Bir onceki yazımızda Akp'ile Nur Cemaati'nin arasının açıldığını yazmıştık. Bizim yazımısın Üzerinden Zaman gazetesi'de bizi haklı çıkarırak bu yazımızı doğrulamış oldu. Şimdi sizlere Bugün Zaman Gazetesinde ki yazı aktaracağız anncak onun öncesinde Biz neler yazmışız O yazmızın linkinide sizinle paylaşalım ve sonunda siz karar verin

(http://w1212.inube.com/blog/902276/akp-de-bir-seyler-oluyor/ )

 Ve şimdide Zaman Gazetesinin yazısı:

Zaman gazetesinde A. Turan Alkan, Başbakan Erdoğan'ın futboldaki şike yasasıyla ilgili tavrını sorguladı ve ağır bir yazı kaleme aldı.

Güncelleme:11 Aralık 2011 10:46

Alkan yazının sonunu, "Aksi takdirde, 'Bir başbakan vardı' deyip üzüleceğiz" sözleriyle bitirdi.
Zaman gazetesinden A. Turan Alkan'ın yazısı

Burç FM ve Mehtap TV'deki programlar için, dönüşü de hesaba katarsak bir hafta içinde en az dört kere Başbakan'ın Kısıklı'daki evi civarından geçiyorum demektir.
Önce annesinin vefâtında, ardından geçirdiği ameliyat sonrasında, Kısıklı'daki sokağın ağzında bekleşen ziyaretçi kalabalığını her görüşümde içimden, uğrayıp geçmiş olsun demek hissi geçti. Çok sahici ve samimi bir arzuydu bu; dar zamanlarda gösterdiği kavî duruşu, dirâyeti ve baş üstüne koyduğu yüksek değerlerdeki ortaklığımız zamanla gıyâbî bir muhabbet peydâ etti.
Eminim ki, son seçimlerde şöyle bir kımıldanan yüzde 50 meyânında pek çok insan, hattâ daha fazlası bu düşünceleri paylaşıyor; bir geçmiş olsun telgrafı çekseler bile Başbakan'ın eline değmeyeceğini bildiklerinden daha sağlam bir "posta" usûlünü tercih ederek iyi niyetlerini dua zarfına sarıp yolluyorlar. Bu duaların ne mânâya geldiğini en iyi Başbakan bilir.
Yapamadım, bir "Devletlû" değil bir başbakan, kırk yıllık arkadaşınız olsa bile, sair zamanlardaki hukuku bulmak kabil olmuyor. Bir şeyler incinip dökülmesin diye ertelenmiş ziyaretler vardır. Öyle oldu, herkes gibi ben de hayır dua postalarına müracaat ettim. Geçmiş olsun Sayın Başbakan; tez zamanda şifâ bulup dümene geçmenizi temenni ediyorum.
Başbakan rahatsızken çok garip işler oldu; "Başbakan hastalandı da böyle oldu" dedirtecek işler değil doğrusu; aksine Başbakan'ın karar ve direktifiyle böyle oldu. Duyduğumuza göre Başbakan, partisinde kanunun inatla aynen geçmesine karşı çıkan isimleri arayıp "Aynen" konusunun altını çizmiş, ardından konuşma yasağı koymuş. Parti yöneticileri de gruba, "Değişikliğin altındaki imza Başbakan'ın imzası demektir, ona göre ha!" diye sert çıkmış. Bunun üzerine vekiller, genel kurul oylamasına girerek Başbakan'a "görünmek" gerektiğine hükmetmişler.
Başbakan'a görünmek?..
Ne için, ne uğruna? Çıkarılan kanun, 70 milyonun hukukuyla ilgili kapsamlı bir düzenleme değil ki, neticede birkaç yüz futbol yöneticisini, daha özel planda üç-beş ismi rahatlatmayı amaçlıyor.
"Şikecileri göstere göstere affettiler" dedirtmeye değer mi bilmem.
Bana çok anlamsız, hatta saçma-sapan görünüyor fakat Başbakan'ın konuya farklı bir mânâ verdiği anlaşılıyor. Böyle hâllerde, "Vardır büyüklerimizin bir bildiği zâhir!" der geçerdik: "Şey"lerin içini açıp bakmayı öğreneliberi artık geçmiyoruz. Vardır bir hikmeti değil, "Nedir yahu hikmeti?" diye taaccüp ediyor, "Bu aziz o kadar muazzez midir?" diye hayretlere gark oluyoruz.
Doğrusunu söyleyeyim mi, haddizâtında Başbakan'ın fındıkkabuğu kadar cirmi olmayan bir mesele için amme efkârından değil de futbol baronlarından yana tavır koymasına hem çok şaşırdım, üzüldüm ve kırıldım; bana öyle göründü ki şu dört yıllık ustalık döneminde Başbakan, kendi kariyer çizgisini milletin hukukundan daha fazla ciddiye alabilir pekâlâ.
Şike kanununda gösterdiği sert kararlılık ve direnç, metânetin değil aslında bükülüşün emâresidir.
Şikecilerin cezasında indirim yapılıp yapılmayacağı, ilk duruşmada salıverileceklerine dair gûft u gûların artık hiç bir kıymet-i harbiyesi yok: Şikecilerin cezasından "Yüksek ve ince siyâsetle" tenzil olunan cezâlar, yarın kamuoyu tarafından karara imza koyanların hesabına ilâve ediliverir. İmza koyanlar derken elbette diğer iki muhalefet partisini kasdediyor değilim; onlar ki birisi doğrudan AK Parti'yi kapattırmak için devrin yüksek yargısıyla kaş-göz imâlarına girişmiş, diğeri ise başörtüsünde iktidarı "Fak"a bastırıp kapattırılması ihtimâlini "Çalgı-çengi" refakatinde gülerek seyretmişti. Ne güzel kader arkadaşlarıdır bunlar AK Parti için!
Durmayınız efendim, yola devam; ustalık devri denilen demek bu imiş!
Sayın Başbakan, küçük bir hatır meselesi için daha büyük bir hâtırı kaale almamaya karar verdi. Bir şartla anlar ve affederim kendi nâmıma: Eğer hâlâ vazgeçilmedi ise yeni anayasa çalışmalarında, şike kanununda sizi can-baş ile destekleyen CHP ve MHP'yi ortak çalışmaya ikna edip, vaadiniz üzre yeni anayasayı yaparsanız ferâsetinize şapka çıkartacağım...
Aksi takdirde, "Bir başbakan vardı" deyip üzüleceğiz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



10 Dec 2011

''Türkiye Türklerindir Saçmalığı'' isimli yazısını manşetine taşıyan taraf gazetesine Murat Şahin'den tokat gibi cevap geldi

 


Canlı Yayında Taraf Gazetesini Yırttı ! | video.mynet.com



10 Dec 2011

Bir çoğumuz Cübbeli Ahmet Hoca'yı 2006 Yılındaki O Jetsiki sefasında tanıdık. Hoca Zevk-ü Sefa yaparken çekilmiş fotoğrafları Basına sızdı ve bayağı bir gündem oluşturdu. Ama başında bulunduğu Cemaatin üyeleri, Kol kırılır yel içinde kalır anlayışıyla Hocanın bu Zevk-ü Sefasını görmezden gelerek Hocaya İtiat etmeye devam ettiler. Ama İlerliyen zamanlarda Hoca Yine dikkat çekmeye başladı; İlk önce Hoca, AKP'nin Ilımlı İslam Projelerine karşı çıktı. En son Geçen Sene Bursa'da Bir Aşure Davetiyesine katılan Cübbeli; Diğer bir Aşure davetlisi olan Bülent Arınç'la mesafeli durmuştu. Her halinden AKP'li olmadığını belli eden Cübbe'liye Yenişafak Gazatesi'de Kancayı takmış ama pek fazla üstüne gidememişti. Cübbeli Ahmet Hoca MHP Genel Merkezinide; MHP'lilerin Kars ANI Haraberlirinde kıldıkları Cuma namazından dolayı Tebrik amaçlı ziyaret ettiği söylenmişti. Her Halinden AKP'li olmayan ve Nur Cemaati'ne boyun eğmeyen Cübbeli'nin önüne bukez Yargıyı çıkardılar. Yargı Duvarına toslayan Cübbeli, Bu sefer de ta 2006 Yılından Beri tıkatılmak istendiği deliğe Tıkatıldı. Bir çift lafımda Cübbeli taraftarlarına olacak; Bakalım Hocanın Vaaz verdiği toplantı salonlarını tıklım tıklım dolduran Cemaati yine bu seferde Cübbeli'ye sahip çıkacakmı?



09 Dec 2011

Hani bazen denk geliriz Tv Kanallarının Bazı enteresam haberlerinde ve Başlık olarakta "Canım Türkiyem" diye yayınlarlar. İşte o Canım Türkiyem Haberleri Türkiye'de Hergün yaşanmaktadır. Örneğin: Canım Türkiyemin Sendikaları vardır; Hani Çalışan İşçinin, Memurun Hakkını korusun diye. Ancak Bu Canım Türkiyemin Sendika Yetkilileri Tam tersini yaparak  korumakla Mükellef oldukları Sendika üyelerinni Tekme tokat Dövdüler Canım Türkiyemde. Hatta Bu sendika Çalışanları Maaşlarını Bu tekme tokat dövdükleri Sendika üyeleri üzerinden Maaşlarını almaktadır Canım Türkiyemde.

Bir Başka Canım Türkiyem dedirten olayda İzmir İlimizde yaşandı. İzmir'de Bir Hanfendiyi Alkollü diye Göz altına alan polisler Bayanı emniyette bir güzel dövdükten sonra Bayandan Şikayetçi oldular "Bayan Bize saldırdı" diye AllahtanEmniyetteki şiddetin görüntüleri ortaya çıktıda; Canım Türkiyemin Polislerinin Gerçek yüzü göründü.

Canım Türkiyem haberlerinden birtanesi de  “Alo 170 kaçak işçi ihbar hattı“ Bu ihbar hattını arayan Vatandaş Birdaha Aramamak üzere kendilerine söz verir oldular



08 Dec 2011

 

AKP artık durmalı. milli değerlerin bu derece ayaklar altına alındığı başka bir dönem yoktur. Milliyet kavramının içinin boşaltılmasının ardından şimdi de tarihimizle resmen alay ediliyor. İstiklal Savaşı bir palavraymış.

“ AKP’nin Türk devleti ve Atatürk’le ilgili çarpık görüşleri artık açık açık meclis çatısı altında dile getirilmeye başlandı. „

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir.

Yazan yapana doğrulukla bağlı kalmazsa,

değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtıcı bir nitelik alır.”

M. Kemal Atatürk!

Bilindiği gibi AKP Genel Başkanı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 2005 yılında bu devletin Türk devleti olmadığını, Türkiye devleti olduğunu, Türklüğün devlet içerisinde bir alt kimlik olduğunu söylemişti. Bugün Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun yorumu ise AKP milletvekillerinin Atatürk’e saldırma yoluna girdikleri ve Yunanistan ile Rumlardan özür dileme yolunu açmaya çalıştıkları yönünde.

“İstiklal Savaşı olmadı, şehitlikler semboliktir” demenin yakın tarihi inkar olduğu açıkça ortadadır. Balkan Harbi’nden bu yana şehit düşenlerin listesi künyeleri ile şehitliklerde ve arşivlerde mevcuttur. Harp Tarihi Enstitüsü arşivlerinde İstiklal Savaşı cephelerinde cereyan eden savaşlarla ilgili detaylı belgeler ve bilgiler vardır. İstiklal Savaşı Gazilerine istiklal madalyası verilmiş, gazilere ve şehit ailelerine gazilik ve şehitlik maaşı bağlanmıştır. Millî Savunma Bakanlığı Balkan Savaşları’ndan bugüne Türk Ordu’sunun bütün şehit ve gazilerininin künyelerini belgeleriyle 5 Cilt olarak yayınlamıştır. Hal böyle iken “İstiklal Savaşı olmadı, şehitlikler semboliktir” sözü açıkça devlete karşı bir ideolojinin yansımasıdır.

28 Kasım 2011’de TBMM İnsan Hakları Komisyonunda bir AKP milletvekili insanının kanını donduran açıklamalar yaptı. AKP Ordu milletvekili ve İnkilap tarihi doktoru İhsan Şener, Yunan Ordusunun Ege’de savaşmadığını ve Türk şehitliklerinin sembolik olduğunu söyleyerek, bütün bunlar Ankara’daki yönetimin meşruluğunu göstermek için yapıldı iddiasına bulundu. TBMM İnsan hakları Komisyonunda terör mağdurları ve faili meçhuller konusunda açıklamalar yapan Prof. Dr. Ümit Özdağ ile İhsan Şener arasındaki konuşma şöyle gelişti.

AKP Ordu Milletvekili İhsan Şener: İttihat terakki mantığıyla hareket eden devlet içinde, halk için halka rağmen hareket eden gruplar var. Siz az önce bir şey söylediniz aslında çok önemliydi. Batı cephesi komutanı olduğunda İsmet İnönü, bu çetelere kendilerince idam etme hakkını verdi dediniz.

Ümit Özdağ: Hayır, onu demedim ben. İsmet Paşa, mevcut durum olarak onu görüyor. Bu çok önemli zan altında bırakmayayım İsmet Paşa’yı. Onu, devlet düşüncesiyle hukukun paralel gittiğini örnek göstermek için verdim. Ama dönem batı cephesinin çok zayıf olduğu, çetecilerin de güçlü olduğu bir dönem. Yani durdurun bunu diyemiyor. Yavaş yavaş gidiyor. Adım adım.

AKP Ordu Milletvekili İhsan Şener: Şimdi bu süreçle ilgili başka şeyler de var. Belki bunlar tartışılacak ama mesela Yunan tarihinde bir Ege Savaşı yok. Bunu biliyor musunuz? Yunan tarihinde Ege’de Türklerle bir savaş yok. Bizim tarihimizin en önemli savaşlarından biri Yunanlılara karşı verilmiş olan savaştır. Biz milli güvenlik akademisinde oralardaki şehitlikleri dolaştık. Bütün şehitlikler temsili. Bunlar çok önemli, anlayış olarak bir yere gelmek istiyorum. Burada Ankara Hükümetinin meşruiyetiyle bazı şeyler yapılmış süreç içinde bazı şeyler. O zamanki İngiliz sefirinin telgrafları var, İngiltere’ye çektiği telgraflar. Bunlar bütünleştiği zaman tartışacağımız şeyler çıkıyor. Ama ben yine konumuzla ilgili olmak üzere şunu söylemek istiyorum. Şimdi az önce bir isim zikredildi. Bir polis memuru. 1991 ile 1996 arasında Türkiye genelinde batıda da doğuda da faili meçhul cinayetler olmuştur. Sonra 1997’de Aczimendiler ve Hizbullah gibi bir takım örgütler ortaya çıkmıştır. Bunlar kendiliğinden toplumun tepkisel hareketleri değildir. Bunlar devletin yine bazı organlarından gayri resmi olarak örgütlenerek, toplumu dehşete düşürmek amacıyla olaylar meydana getirdi.

Nerde şimdi Aczimendiler? Sakallı adamlar? Hiç biri yok. Nerde Hizbullah? Her gün cinayet işleyen! Yok. Dolayısıyla bu ittihat terakki algısı devlette şeffaf müdahaleye geçtiğinde ben öyle zannediyorum ki daha rahat istatistiği de tutulacak, daha çıplak şekliyle milletle paylaşılacak. Yani şeffaf devlet olduğumuzda biz, bazı sorunların ortadan kalktığını izleyebileceğiz. Kapalı devlet, halka rağmen halk için hareket etmekten vazgeçerse biz, birçok cinayetin bu süreçten sonra işlenmeyeceğini göreceğiz. Bende fiili olarak, o tarihi, resmi demiyorum, fiili tarihi bilen arkadaşlarınızdan birisiyim, Cumhuriyet dönemi tarihini. Dolayısıyla bunlar süreç içinde gerçekten ortaya çıktığında, millet, halk öyle değilmiş deyip rahatlayacak.

Doğru zemin üzerinde yürümeye çalışacak. Yani neden şimdi faili meçhul cinayetler olmuyor mesela? Demek ki güç buldukları odaklar yavaş yavaş zayıfladı gayri meşru odaklar. Yok, oldu demiyorum. Vardır, her zaman olacaktır. Olabilirler, olmasını meşru görmüyorum ama eğer devlet yüzü kendisini sorgulanabilir, hesap verebilir hale getirebilirse bu tür şeyler olmayacaktır artık.”

İhsan Şener’in bu iddialarına çok sinirlendiği görülen Prof. Dr. Ümit Özdağ, araya girerek “Sanıyorum sizin söylediğinizin sonunda geleceği yer, aslında bir İstiklal Savaşı’nın da olmadığıdır” dedi.

AKP Ordu Milletvekili İhsan Şener: “Yok ben öyle bir şey demiyorum” cevabını verince,

Ümit Özdağ: Bunu söyleyen bir eski ağır ceza reisini televizyonda dinlemiştim. Aslında Yunan ordusunu denize de dökmedik demişti. Çünkü ona göre denize dökülecek bir ordu da yoktu. Sayın milletvekili, ne olur bunları, amatörlerle konuşun. Ama ben bir profesyonelim. Mesleğimi de iyi bilirim. Yunan silahlı kuvvetlerinin Ege savaşı ve Anadolu seferiyle ilgili yazmış olduğu kapsamlı savaş ceridelerinin Türkçe tercümesi bende var. Dilerseniz, bir gün beni buraya tekrar çağırırsınız, onu da alır gelirim, onu da ortaya koyarım. Size de bir fotokopisini veririm. Ondan dolayı Yunan ordusuyla ilgili yapmış olduğunuz tespit, nerden öğrendiniz bilmiyorum ama tamamen yanlış bir tespittir” diyerek devam etti.

AKP Ordu Milletvekili İhsan Şener: Bakalım tarih kimi haklı çıkaracak.”

Bu sırada söze giren komisyon üyesi MHP Kayseri milletvekili Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, İhsan Şener’in açıklamalarını çok ağır içerikli tarihsel bir açıklama ile eleştirdi:

“Görülen o ki, artık bazı AKP milletvekilleri açık bir şekilde Atatürk’e saldırmanın yoluna girmiş görünüyorlar ve bu amaçla İstiklal Savaşı hiç olmadı noktasına getirecek ifadeler kullanıyorlar. Kendisi de İnkilap tarihi Doktoru olan İhsan Şener, açıklamaları ile Rumlardan ve Yunanlılardan özür dilemenin yolunu açarken, İstiklal Marşımıza, Türk İstiklal Harbine, şehitlerimize, gazilerimize, üyesi olduğu TBMM’ne, bütün milli ve manevi değerlerimize hakaret etmektedir




08 Dec 2011

Kaçmak istiyorum! hemde çok uzaklara, Özgürlüğün ve Ahmakların olmadığı bir Ülkeye kaçmak istiyorum. Kimsenin kimseye karışmadığı bir Ülkeye kaçmak istiyorum.



07 Dec 2011

Son verilere göre 30 milyondan fazla vatandaşımız kredi kartı ile yaşıyor. Bankalara olan tüketici kredisi borcu olanların sayısı 13.5 milyona ulaştı. Toplam 43.5 milyon kişinin bankalara borcu var. Bu veriler devlete Ait, Peki Devlet'in Resmi belgelerine göre türkiye'deki işsiz sayısı 3 Milyon kadar. Burada bir çelişki var Türkiye'de 3 Milyon kişi işsizse Bu 43.5 Milyon kişi neden hala Banka borçlarını ödemiyor? Birilerinin buna cevap vermesi lazım. Devlet bu konuda Vtandaşını Bankaların karderine brakmıştır. Bu yüzden çoğu İnsan İntihar etmekte, Yuvası Yıklımakta, Aile Düzeni yok olmaktadır.  Bu Ülkenin İnsanlarının da huzur ve refah içinde yaşama hakları vardır, Gerçi bu ülkenin insanları Gemicik yada vb gibi şeyler istememektedirler, Borçlarını ödeyebilmek için  iş istemektedirler.



06 Dec 2011

  

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Marmara Üniversitesi'ne bağlı bir hastanede "gizlice" ameliyat olmasının üzerinden tam 11 gün geçti. Bu 11 günlük süre içinde, Erdoğan'ı sadece üç kişi görebildi. Bu kişiler Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Meclis Başkanı Cemil Çiçek ve ABD Başkan Yardımcısı Joe Bide n'di.

Joe Biden'in  Başbakanı Evinde ziyaret ettiği her nekadarda söylensede A.B.D gizli servisinin Başbakanın Ameliyet olduğu hastane önünde aldığı geniş güvenlik önlemleri gözden kaçmadı. Peki;Joe Biden,  Başbakanı Evinde ziyaret ettiyse, A.B.D gizli servisi Hastane önünde bu kadar güvenlik önlemi aldıran sebep neydi? Ancak anlaşılan şu ki; bu soru kadar önemli olan bir başka gerçek daha var: Başbakan Erdoğan, pazartesi günü yapılması gereken Bakanlar Kurulu'na yine katılamıyor. Erdoğan'ın çevresi her ne kadar "Başbakanımızın sağlık durumu iyi gibi" dese de bunun yalan olduğu anlaşılıyor. Medya, korktuğu için Başbakan'ın kamuyu ilgilendiren sağlık sorununa ilişkin herhangi bir haber yapamıyor. Bu yüzden, Başbakanlık kaynaklı haberler "mutlak doğru" olarak kabul ediliyor. Oysa; Erdoğan'ın pazartesi günü yapılması gereken Bakanlar Kurulu'na YİNE katılamaması "işlerin yolunda gitmediği"ni gösteriyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın yaptığı çıkışlarla da görülüyor. Bu bağlamda: Cumhurbaşkanı Gül, Fethullah Gülen Cemaati'nin isteği üzerine, şike yasasını 'veto' ediyor.Arınç, bizzat Başbakan Erdoğan tarafından hazırlatılan Yeni Şike Yasası'na henüz tasarı aşamasındayken karşı çıkıyor. Bunulada tetinmeyen Bülent Arınç bakın nediyor: "Ben Tayyip Erdoğan'a bile biat etmedim" diyor. Medya, AKP'ye ilişkin "iç çatışma" haberlerini vermekten korktuğu için bu sözler arada kaynayıp gidiyor. Oysa; AKP'nin içten içe kaynadığı ve bu kaynamanın artık "taşma noktası"na geldiği görülüyor. Zira; Başbakan Erdoğan'ın hastalığından cesaret alanlar, içlerinde yıllardır taşıdıkları kompleksleri dışarı vurmaya başlıyor. Arınç, hep arka planda kaldığı için, artık sıranın kendisine gelmesi gerektiğini düşünüyor. Bu yüzden, "Ben biat etmedim" diyor. Gül ise, Erdoğan'a en büyük golü, sırtını Fethullahçılara yaslayarak atıyor. Fethullah Gülen'in Başbakan Erdoğan'a henüz bir "geçmiş olsun" mesajı yollamaması dikkatlerden kaçmıyor. İşin En ilginç yanı ise ABD'li bir kuruluşun yaptığı anket te Erdoğansız Akp'nin yok olacağını ispatlat nitelikte. Ankete göre, seçmenler "Erdoğansız bir AKP'ye ilgi göstermiyor." Seçmenlerin yüzde 48'i "Erdoğan olmazsa AKP'ye oy vermem' diyor.

   AKP, medyanın neredeyse tamamını kontrol altında tutuğu için, iktidar partisi içindeki 'çatlak' su yüzüne çıkmıyor. Oysa ki; Gül'ün Başbakan Erdoğan'a rağmen şike yasasını veto etmesi, çok önemli bir gelişmedir. Henüz altı ay önce imzaladığı bir yasayı, altı ay sonra beğenmeyen Gül'ün içine düştüğü çelişki, basit değildir. Medya, Gül'e bu çelişkiyi hatırlatacak bilgiden bile yoksun... Bu yüzden, toplum gelişmeleri tek taraflı görüyor ve analiz edemiyor. Hafızalar tazelenmediği için, Gül ile Erdoğan'ın içine düştükleri görüş ayrılığı gözlerden kaçırılıyor. Bütün bu olan biten; "Tek Adam Hakimiyeti"nin artık AKP içinde de sıkıntıya yol açtığını gösteriyor. Arınç ve Gül, Erdoğan'ın kontrolsüz bir şekilde büyümesinden ve tüm gücü kendisinde toplamasından rahatsız... Erdoğan'ın yeni anayasada başkanlık modelini istediği, bu olmazsa Köşk'e çıkmayı planladığı biliniyor. Şu an için, Erdoğan'ın önünde durabilecek bir güç de görünmüyor. Erdoğan'ın Köşk'e çıkmasının AKP'nin güçten düşmesi, Gül ve Arınç'ın ise siyasette etkili olamaması anlamına geldiği biliniyor. Bu yüzden, "şike yasası" Gül ve Arınç'ı ittifak haline getiriyor. Erdoğan ise, Nur Cemaati'yle arasına mesafe koyup Türk Silahlı Kuvvetleri'ne yaklaşıyor. "Demokrasiden uzaklaşırsın, statükoya teslim olursun" sözlerine ise kulak asmıyor, asmamaya da kararlı...

Anlayacağınız, sadece CHP değil, AKP kazanı da kaynıyor. Basın şimdilik olan biteni görmezden gelse de önümüzdeki Yayınlamak zorunda kalacaklar. Çünkü; özelikle İMKB'deki Nur cemaat'i etkisinin azaltılması için Ali Babacan'ın bu operasyonda bizzat Erdoğan tarafından görevlendirilmesi, "AKP İttifakı"nı oluşturan çevrelerdeki rahatsızlığı daha da artıracak. Erdoğan'ın gücü ve yetkiyi kimseyle paylaşmak istemediği bilinen bir gerçek... Erdoğan, AKP'nin yüzde ellilik oyunun yarısından fazlasını "tek başına" aldığını biliyor. Ve bu gücü kimseyle paylaşmaya niyeti de yok... Bu, Fethullah Gülen, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Arınç için de geçerli bir gerçek...

AKP'yi izlemeye devam edin...

Özellikle de yıllardan bu yana hep geri planda kaldığını ve hakkının yendiğini düşünen Arınç'ı...








05 Dec 2011


05 Dec 2011

Taksim'de bir etkinliğe katılan Kadir Topbaş, bir Vatandaşın Israrlı soruları üzerine, çok bunalarak Vatandaşa cevap veriyor, Topbaş; " Şow Yapma" şeklinde ki sert çıkışı  üzerine Vatandaş "İski'nin Biyolojik Arıtma Tesisleri olmadığı için balıklar ölüyor, Faturalardan İski için Para alıyorsunuz" Sorusuna İyice sinirlenen Topbaş "Sen bizim İcratlarımızı Takip etmiyorsun" diye cevap verdi Bunu üzerine Vatandaş Ses tonunu yükselterek; "Çocuklarımız Balık yiyemez oldu, Bulaşık ve Deterjan Suları direk olarak denize gidiyor İskiye ödediğimiz paralar dereye gidiyor,  Denizin Oksijeni Sürekli düşüyor" Diyerek sert bir çıkış yaptı bunun üzerine Topbaş Efendide; Konuşmanın altından cıkamayacağını anlayarak Vatandaşın telefon numarasını isteyerek Bölgeden uzaklaştı... Şimdi bunların işibu Altındn Çıkmadıkları zaman, Ya " Ananıda Al git" yada "Burası yan gelip Yatma Yeri diyil" gibi çıkışlar yapmaktadırlar. Halbüki Yukarıdaki fotoğrafta görüyorsunuz Atatürk'ile Vtandaş nasıl dertleşiyor

/\


04 Dec 2011

 

1970'Li Yıllarının sonlarında moda bir şarkı vardı. Ferdi Tayfur'un "Huzurum Kalmadı" ne yalan söyliyeyim dinledikçe dinleyesim geliyor. Biz o muhteşem Eserin Adında Küçük bir değişiklik yaparak 'Huzurumuz Kalmadı' yaptık Aslında gerçekten de huzurumuz kalmadı. Ülkenin Huzuru kalmadı, Ülke; Kutuplaştı, Ülke; Gizli Tanıkların Kaderine bırakıldı. Ülkede, tam bir korku imparatorluğu yaratıldı, Kimse konuşamaz oldu. Hak arayanlar Hapislere, Doğmamış Bebeğin Hakkını yiyen Deniz Feneri Pardon Keriz Feneri sanıkları İlk duruşmada tahliye edildi. huzurumuz Kalmadığı gibi Komşu Ülkelerden de birtane dostumuz kalmadı. Komşu Ülkelerle 0 sorun diye diye Komşu ülkelerle Savaş Konumuna geldik. Bizim huzurumuzun kalmadığı gibi Irak'taki Türkmen kardeşlerimizinde huzuru kalmadığı gibi Kardeş ülke Azerbaycan Bayraklarını Çöpe attık. Yine Ülke içinde de huzurumuz kalmadı. Doktorların Tam gün Yasası Yüzünden Huzuru Kalmadı, Askerin Terör Yüzünden huzuru kalmadı, Öğretmen'in de atama yüzünden huzuru kalmadı...



04 Dec 2011

Yangın var!... Türkiye cayır cayır yanıyor Arkadaşlar. Akp İktidarı Hergeçen Gün işin Bokunu çıkarmaya başladı. Şimdide Aziz Yıldırımı Ergenekon'cu yaptılar. Yandaş medya da Bu yalana inanarak Bok'u yemeye ortak oldular. Neymiş efemdim; Aziz Yıldırım'ı Ergenekon Fenerbahçe'ye başkan yapmış. Şimdi, Geçmişe dönelim ve geçen Mayıs Ayına dönelim ve Başbakan'la Aziz Yıldırım'ın görüşmesini Hatırlayınız. Sayın başbakan Madem ki Aziz Yıldırım Terörist'ti  neden görüştünüz 7 Ay önce Aziz Yıldırım'ile. İşin Bokunu çıkarmaya başladıkları bir diğer konu ise; Ergenekon'da olduğu gibi Bu futbol meselesindede AKP iktidarına  Mualif Kişiler seçiliyor. Şimdi merek ediyoruz: bu işin sonu nereye kadar gidecek? buna kim dur diyecek? Ülkede birtane Hüküm et karşıtı Adam bırakmıycaklar....Yani anlıyacağınız Arkadaşlar YANGIN VAR!...



04 Dec 2011

 

  Bu lafı duymayanınız kalmamıştır.  Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın geçmişteki hükümetlerle kendini kıyasladığı anda Söylediği sözdür "Nereden Nereye" Aslında Doğru diyor Sayın Başbakan,  Evet yukarıdaki fotoğrafta Nereden nereye Geldiğimiz Kanıtlar niteliktedir. Fotoğrafta Suriye Devlet Başkanı Esad ve Eşi gayet güzel bir Demokratik  ülke olduklarını gösteriyor. Hani bizimkiler Suriye'de demokrası yok diyorlar; Al bak sana demokrasi, senin gibi İnançaların dan vaz geçipte Haham başı olmuyor adamlar. Senin gibi Haclı seferinin Adi bir pilanı olan Dinler arası Diyaloğun Kçlesi olmuyor bu adamlar. Evet doğru Nereden Nereye, Tamamiyle Özünden ve Türklüğün kopmuş bir Türkiye ve Türkiye'ye rağmen Haçlı ordusuna Teslim olmayan Delikanlı Süriye....NERDEN NEREYE



03 Dec 2011

  

 Ya Arkadaş bizim şu Ergenekon varya, bunun birde gizli Tanığı vardı ya, Ergenekon'un bütün gerçeklerini Soruşturmayı yürüten Savcı Bey'e anlatı vermişti ya, Şimdi bu gizli kahramanımız Futbolda Şike Sruşturması için gizli tanıklık yaptı iyimi. Vay Anasını dedirten şaşkınlığımız ise, Yav Arkadaşım; bu adam kimdir, Nedir de böyle herşeyi bilir. Egenekon'u biliyor ( Ama unutmayınız Dursun Çiçek davasında gizli tanıklık yapan soytarı, Hatırlayaın nasıl çelişkide olduğunu) Maden ki bu kahramanımız herşeyi biliyor,; Peki bu kahramanımız elimizdeyken, Soru versinler Bu ülkedeki Faili meçhül Cinayetleri kim işledi. Mesela: Uğur Mumcu'ya kimlerin suikast yapıldığını, Aselsan'da ki Cinayetleri, ve Türkiye'nin tüm karanlıkta kalmış olayları bu adama sorulsun ki Türkiye'ye  o acıları çektirenleri Tanısın...



03 Dec 2011

  

Kim ne derse desin Akp'nin tek Başına İktidardan indirile bilmesi için Meclise 3.bir Partinin girmesi şart. 3 bir parti kesinlikle ve kesinlikle Milliyetçi ve Atatürkçü bir parti olmalıdır. Zaten mecliste şuanda 2 tane Milliyetçi Ve Atatürkçü Parti bulunmaktadır. Ama bu partilerimizin Akp'yi İktidardan düşürebilecek Oy potansiyelleri bulunmamaktadır. Örneğin: 2011 Genel seçimlerinde Akp'nin aldığı oy sayısı, %49.95, Chp %25.94, Mhp%12.98 Chp ve Mhp'nin oy toplamları %39 Yapmaktadır. Akp ile aralarındaki fark da %11'dir. Buda 4.5 ile 5 Milliyon Oy'a tekabül etmektedir. Bize Akp'den 5 Milliyon oy kopara bilecek bir parti lazımdır. Bu partimizde bellidir, O da Osman Pamukoğlu Paşanın yönetimindeki Hepar (Hak ve Eşitlik Partisi)'dır.Hepar'ın 2011 Seçimlerinde almış olduğu oy sayısı %0.28 yani 123.000 oy yapmaktadır. Oy oranını asla küçümsemeyiniz. Hepar daha yeni bir partidir. Kendini tam olarak tanıtamamıştır. Ama yinede yeni Parti olarak girdiği seçimşerden 123 bin gibi Son derece dikkat çekici bir oy almayı başarmıştır. Buradan Hepar'lı Arkadaşlarımı sesleniyorum: Eyerki sizlerde Hepar'ın meclise girmesini istiyorsanız yada tabela Partisi olmak istemiyorsanız, Daha çok çalışmalısınız ve Akp'li seçmen üzerinde Özelliklede Kökeni, Chp ve Mhp'li olan Seçmenlerin dikkatini çekmek zorundasını/zorundayız. Bu konuda sizlere hem Chp ve hemde Mhp destek sağlamalıdır.



03 Dec 2011

İnsan, her duyguyu tadabilen, her hayat zorluğunu yaşayabilen bir varlıktır. Kimi insan hayata gözlerini engelli olarak açabilir. Ama şu bilinmelidir ki engelli olmak hayata eksik başlamak değildir! Kimi insan vardır, her yeri sağlamken bile bir engelli insandan eksik olabilir. Ama kimi engelli vardır, çoğu insandan fazladır. Günümüzde engelliler hayatlarını sınırlı, diğerlerinden farklı görebilir. Ama bunun tam aksine engellilerde, diğer insanların sahip olduğu hak ve özgürlüklere sahiptir. Dünya ve Türkiye’de insanlara verilen hakların aynısı engellilere de verilebilir.

İsterseniz sizinle dünyada ve Türkiye’deki engellilere verilen hak ve özgürlüklerini tartışalım.
Aslında engellilere verilen hak ve özgürlük kelimesini kullanmak bile yanlıştır. Çünkü engelli vatandaşlarımızın diğer insanlardan hiçbir farkı yoktur. İşte bu yüzden bu cümle bile gereksizdir. Ama psikolojik vb sorunlar nedeniyle engelli vatandaşlarımız kendilerini farklı görebiliyorlar. Başlıca insanların hak ve özgürlükleri; seçme ve seçilme, eğitim hakkı, yaşama hakkı, gibi temel hakları vardır. Ve bu hakların aynısı engelliler içinde geçerlidir. Ama engelli vatandaşlarımıza verilen özel haklarda vardır. Bunlarsa sosyal ve ekonomik haklar olarak seçeneklere ayrılır.

Engellilere tanınan ekonomik haklar
Engellilerin var olan rahatsızlıkları nedeniyle çalışamama ve her alanda aktif olamadıkları için tanınan ekonomik haklar vardır. Bunlar genel olarak engellilere bağlanan maaş. Ve özel kurum, kuruluşlarda diğer insanlarda alından ücretlerin engellilerden alınmaması gibi seçeneklere ayrılır.

Engellilere tanınan sosyal haklar

Kendi kararlarıyla hayatta aktif olamayan engelli vatandaşlarımıza verilen sosyal hakların başında; Evde Bakım Hizmetleri gibi hakler verilebilir. Bunun ardından engellilere verilen özel eğitim, öğretim hakkı gelir.

Tabi birde sosyal devlet olma yahutta sosyal devlet olmanın birazda ülke ekonomisine bağlı olduğu için Gelişmiş ülkelerin bu tür konulara ayırabildiği ücretler daha fazla olduğundan, o tür ülkelerde yaşamlarını sürdüren engelli vatandaşlar temel olarak aynı haklara sahip olsa da, ek olarak çeşitli mekânlarda ve belli başlı bölgelerde daha da ayrıcalıklı olabilirler.



02 Dec 2011

Bu Akşam sizlere, Mavi Kapak Projesini Anlatmak istiyorum; Proje'nin amacı engelli Vatandaşlarımıza  destek olmak amacıyla başlatılmış olup, karşılığında engelli Vatandaşlarımıza  engelli aracı temin etmek. Kampanya'da 150 ton kapak karşılığı 520 adet engelli Araçı ihtiyaç sahibi vatandaşlarımıza ulaştırılıyor. Tekerlekli sandalyeye ihtiyacı olan bir çok engelli vatandaşımız maddi durum yetersizliği nedeniyle tekerlekli sandalye alamamaktadır! Proje ile gündelik yaşam koşullarında dışarı çıkamayan ve bu nedenlerle sıkıntı yaşayan engelli vatandaşlarımız desteklenmesi amaçlanmaktadır.

   Proje sosyal sorumluluk projesidir. Para alışverişi söz konusu olmadığı için afiş, kutu vb. kampanya desteği ürünlerde dağıtılmamaktadır.Tamamen değerli gönüllülerin  desteğiyle geniş bir kitleye yayılacaktır.Projenin sürekliliği sizlerin değerli desteğine bağlıdır.Miktar önemli değildir.Çorbada benimde tuzum bulunsun diyorsanız lütfen kapak toplayınız ve bize gönderiniz.Unutmayınız; her sağlıklı insan ( Bizler ) bir engelli adayıdır.
Her geri dönüşüm atığı geleceğimizdir ! Kapak dışındaki geri dönüşüm özelliği taşıyan diğer ürünleri ise lütfen Çevko Vakfına teslim ediniz.

Desteğiniz için teşekkür eder, Kapaklarınıza sahip çıkmanızı temenni ederiz. SON TARİH = 2012 YIL SONU OLUP, SÜREKLİLİĞİ DESTEĞİNİZE BAĞLIDIR.

Kapak dışında, geri dönüşüm özelliği taşıyan diğer ürünlerin teslimi konusunda lütfen Çevko Vakfından bilgi alınız.


Saygılarımızla,
Kapak Toplama Kampanyası Proje Destek Ekibi

NOT: Ayrıntılı bil İçin Lütfen http://www.kapaktoplama.com/ adersini tıklayınız...



02 Dec 2011


02 Dec 2011

  

Mardin Valisi: Atatürk'ün o vecizesini artık kulla

 

 

 

 

 

 Mardin Valisi Turhan Ayvaz, Türkiye’nin gelişmesini engelleyen bazı kamu ve kurumların eski yöneticilerini kastederek, "Kahraman olarak bildiklerimizin aslında hain olduğunu yeni yeni öğreniyoruz" dedi. Türkiye ekonomisinin çok iyi durumda olduğu için ekonomik değerlerin muassır medeniyetler seviyesine çıktığını belirten Vali Ayvaz, Atatürk’ün bu konudaki vecizesini kullanmaktan vazgeçtiğini söyledi. Evet Vali Bey'in Açıklaması bu yönde, Vali Bey tam bir AKP sözcüsü gibi konuşmuştur.  Valibey diğer konuşmalarında: "Mardin'in çok geliştiğini ve Parasal Yönden herangi bir sıkıntı Çekmediğini belirtmiştir" Aslına bakarsanız, Evet, doğrudur Sayın Valibey, Mardin ilimiz sizin AKP İktidarınızın sayesinde Zenginleşmiş olabilir ama Yine sizin sayenizde Masrdin İlimizde Dinsizleştirlmiştir, sokaklarda Artık Müslüman yok denecek kadar azalmıştır... Herkes Para Karşılığı Din değiştiriyor



02 Dec 2011

 

 

 

  Bu ülkede tam 264 Bin Eğitimli İşsiz Ordusu var. Kim bunlar? Ataması yapılmayan Öğretmenlerimiz, Görev beklemektedirler. Hatta onlar görev yeri diye bir seçim de yapmamaktadırlar. Ataması yapılmayan Öğretmenler Adeta Karderine terk edilmiş durumdadırlar. Hükümet'in Oyalamalarıyla Yıllarını geçiren Öğretmenlerimize Son darbeyi Millieğitim Bakanı Ömer Dinçer vurdu. Ömer Dinçer'in açıklamasını Hiçbir şekilde sayın Bakan'a yakıştıramayan Öğretmenlerimiz gibi Bizde bu açıklamaları Sayın Bakan'a Yakıştıramıyoruz. Bakan'ın açıklamaları şu şekilde olmuştu  '

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, şu anda yaklaşık 60 bin öğretmene ihtiyaç duyulduğunu açıkladı. Dinçer, açıkta kalan 264 bin öğretmene şu tavsiyede bulundu.

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, kamu yönetiminin geleneksel zafiyeti yüzünden açıkta kalan 264 bin öğretmene “Bu kadar öğretmene ihtiyacımız yok, yeteneklerine uygun başka mesleklere yönelsinler” tavsiyesinde bulundu.'  Sayın bakan bu ülkede Eğitim gören ve Bu Eğitimlerini Başarılı şekilde tamamlıyan her Vatandaşı atamak Zorundasınız!... Dikkatimi çeken bir diğer konuda; Atanamayan Öğretmenler Adına kurulan bazı web sayfaları bulunmaktadır. Gelin görün ki bu web sayfaları hiç bir şekilde Öğretmenlerimeze  Bırakın destek vermeyi Adeta Hükümet'in sözcüsü haline gelmiştir. İşte o sitelerden bir kaçtanesi; Örneğin bu site http://atamabekleyenogretmenler.blogcu.com/ Sayfaya girdiğinizde Reklamlarla karşılaşacaksınız, Sanki bu site reklam amaçlı kurulmuş olup değişik şirketlerden ve Özellikli de; Nur Cemaatinin Gazetesi olan Zaman Gazetesinden reklam almayı başarmıştır. Siteyi birazdah incelediğimizde, Ataması yapılmayan öğretmenlerin yapmış oldukları Eylem, Protestolara ve Basın Açıklamalarına yer vermemektedir... Siteyi incelemeye devam ettiğimizde Sitede Birtan ede olsa Atatürk resimi yoktur. Bu web sayafasının birde Facebook Sayfası varki Tam muamma; Sayfa resmen Milletin reklam yeri olmuş. Öğretmenlerle ilgili birtane paylaşım dahi yok Bu sitemizin Sahibin Adıda; Matematikci Regaıp



01 Dec 2011

İşte bunlar varya bunlar, Bunlar Atatürk Rejimi'ne, Atatürk İlke ve İnkilaplarına ve Laik Cumuhuriyeti yıkmak istiyenlerin, Kendilerinin O pislik Vucutlarının ve Her fırsatta Zehir kusan beyinlerini örtmek için kullandıkları örtünün içine girmiş İnsan görünümlü; İnsan Müsfettesidirler. Bunların Türkiye'ye Hiç bir katkısı bulunmadığı gibi Dünyaya'da; Terör ve Şidetten başka verebilecek başka birşeyleride yoktur...


Cemaat In The House | video.mynet.com



01 Dec 2011

   Her ne kadar da AKP Hükümeti Ekonomimiz İyi desede; Durum ortada, Şimdi De AKP Hükümeti Yeşilkartımıza göz dikti. Türkiye'de şuanda tam olarak 9.5 Milyon kişi Yeşilkat'tan yararlanmakta. Ancak Yeni çıkacak olan Kanunla bu sayıs 5 Milyom'a kadar indirilecek.  Bunun yerine ne olacak: Bunun yerine yaklaşık 5 Milyon kişi Pirim ödeyecek, yani; Ev Kirası, Su faturası, Cep Telefonu faturası ödeyen kişiler bu pirimi ödemek zorunda kalacak. Bu bir saçmalıktır; Bgün Türkiye'de herkesin Evi yoktur ve bir çok insan Ev kirası, Su faturası, Elektirik faturası Mecburi şekilde ödemektedir. Bu faturaları ödeyen vatandaşlar; zengindir anlamına gelmiyor ama ne yazıkkı AKP Hükümeti  herkesi kendi yandaşları gibi zengin sanmaktadır. Buradan birkez daha AKP hükümetini uayararak diyoruzki YEŞİLKARTIMA DOKUNMA...



30 Nov 2011

Son günlerde Cep Telefonlarımıza gelen Kntör/Tl kazandınız gibi mesajlar Vatandaşları çok mağdur eder oldu. Eminiyet Yetkililerin Bunca uyarısına rağmen, Bir çok Vatandaş hala bu tür Mesajlara itibar etmektedir. Mağdur olmamak için Bu türr mesajlara cevap dahi vermeyiniz ve hemen Bağlı olduğunuz operatörlerle iletişime geçerek Mesaj ile ilgili bilgi veriniz, ve ardında söz konusu mesajı Telefonunuzdan siliniz.



30 Nov 2011

   Emekli Korgenerel  Engin Alan, Emekli olana kadar Hayatını Tamamını Terörle Mücadele ile geçirmiş bir Komutan.

"Efsanae Komotan" Lakabını Terözle Mücadelede göstermiş olduğu ve ilginç Tarzlarından dolayı almıştır, Engin Alan:

1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatı’nda, 1996′da Kardak krizinde yer aldı.

30 Ağustos 2000 yılında Korgeneralliğe terfi etmiş, Ağustos 2004 Şura’sında görev süresi bir yıl uzatılmıştı.

Kara Kuvvetleri Lojistik Komutanı’yken Ağustos 2005′de emekliye sevkedildi.

2004 yılında emekli olduktan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı’nın Genel Müdürlüğü görevini yürütüyordu.

   Engin Alan 2011 Seçimlerin de Milliyetçi Hareket Partisi'n den İstanbul Milletvekili Seçildi. Milletvekili olmadan önce tutuklanan Engin Alan, Milletvekili seçilmesine rağmen hala tutukludur. Türkiye gibi Demokratik ve Halkın oylarıyla seçilmiş olan bir Milletvekilinin Tutuklu olmasını Tabikide kabul edemiyoruz. Ancak gelin Görün ki, Partisi olan MHP hiçbir tepki göstermemektedir. Engin Alan ile Aynı kaderi paylaşan bir diğer Milletvekilleride CHP'de bulunmaktadır. Mustafa Balbay ve Zonguldak Milletvekili Mehmet Haberal Partileri CHP tarafından çok büyük destek görmektedirler ve CHP tutuklu Milletvekilleri için mitinğler, Yürüyüşler ve çeşitli protestolar gerçekleştirmektedirler. CHP'Yi bu konuda tebrik etmek boynumuzun borcudur tabikide, Peki bunları MHP neden yapmamaktadır. Bu güne kadar MHP'Nin tutuklu Milletvekilini farklı ortamlarda savunurken gören varmı?  Madenki MHP Engin Alan'a sahip çıkmayacaktı neden Partisinde Milletvekili Adayı gösterdi? Şimdi bizlerde MHP'Den beklentimiz Tıpkı CHP gibi Mitinğler yapmalı, Gerekirse Sine-i Millete dönmeli...



28 Nov 2011

 

Arap Birliği,Oldu Kasap birliği  şimdi iyimi. Müslüman, Müslüman'a karşı; Son Arap birliği toplantısında Müslüman olan Suriye'ye Yaptırım kararı çıktı. yaptırımda, Suriye'nin merkez Bankasıyla ilişkiler kesildi, Süriye'li Birçok iş adamanın Banka Hesaplarına el konuldu. Tamam anladıkta bunlar ne için ve Kim için, Tabikide BOP için. Büyük Ortadaoğo Projesi için bu kadar Zülüm ve öfke. Türkiye'de bu Projenin baş Mimarlarından tabikide, Ne demişti sayın Başbakan " Biz Büyük Ortadoğu Projesinin Eş başkanıyız"  Projenin Baş mimarı Amerika, Suriye konusunda Türkiye'yi bir tuzağa düşürme gayreti izlenimi vermektedir.Başta; Rusya, İran ve Suriye Füze Kalkanı İsrail için kurulduğu anada Türkiye'yi vuracaklarını İlan ettiler. A.B.D halen bu konuda sessizliğini koruyarak Türkiye'yi bir bilinmeyene doğru sürüklemektedir.   Türkiye emin adımlarla bu karanlığın içine ısrarla girmektedir. Artık birileri çıkıp Sayın Başbakan'ı uyarmalı, ve derhal komşularımızla olan ilişkiler düzeltilmelidir. Yoksa aksi takdirde Bu Türkiye'ye çok büyük zararlar açabilir. Bu zararlardan bir kaçtanesini şu şekilde Sıralaya biliriz:

1:Suriye ve İran Terör konusun da  Pkk'ya yardım edebilir.

2:Rus Yönetimi, ülkelerinde Çalışan Binlerce Türk'ü sınır dışı edebilir.



27 Nov 2011

 

Türk siyasetine yeni bir akım getiren Başbakan yardımcısı Bülent Arınç haklı olarak “Ağlayan Adam” ünvanını bileğinin, pardon gözlerinin yaşları sayesinde aldı.
Yeni bir akım dedik. Hep “Hay Şeyini Şey Ettiğimin Şeyi” olmayacak ya!


Artı düşünmeye ne gerek “ağla civanım ağla.” Kolay ve kazançlı bir davranış!
Birde derler ki ağlayanın ömrü uzun olur. Ne kadar çok ağlarsan siyasette ömrün o kadar uzun olacakmış, eskiler öyle diyor!


Arınç bu tekniği kendisi bulmuş değil. Birilerinden esinlenmiştir! İyi bir yöntem olduğu kanaatine vardıktan sonra “Ağlayan Adam!” olmaya karar veriyor. Amacına da ulaşıyor.
İnsan neden ağlar? Ağlamak güçlü olmanın mı yoksa zayıf olmanın mı göstergesidir?
Ağlama konusunda kadınlar erkeklerden çok öndeler.
Belki de kadınların erkeklerden uzun yaşamasının bir nedenidir bu.
“Gözyaşlarınızı içeriye atmayın. Utanmayın ağlayın, hatta hıçkıra hıçkıra ağlayın. Ağlamak ayıp değil. Tıpkı gülmek gibi vücudumuzun ihtiyaç duyduğu biyolojik bir olaydır. Onun için ağlayın, rahatlayın.” Bunu kimler söylüyor? Sağlık uzmanları…

Bülent Arınç da bunu yapıyor. Ağlıyor, ağlıyor…
Ne için ağladığınız önemli tabii!
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için ağlıyor. “Civanım ne hale geldi” diyor.
Bakıyorum, Sayın Başbakan Turp gibi sapa sağlam. Sesi gür çıkıyor, her yerde esiyor. Kaç kişiye tek başına meydan okuyor!
O zaman Arınç neden böyle diyor?
Sayın Başbakanın maddi sorunları yok. Bir eli Amerika’da bir eli Katar’da. Her yerde sözü geçiyor. Gittiği her ülkede ayakta karşılanıyor. AB ve ABD tarafından çok seviliyor.
Babasının kayığı vardı, oğlunun gemisi var,
Kolay kolay hiç kimseye nasip olmayacak bir rekorla da tarihe geçti.% 50 oy aldı.
Ee, daha ne olsun Sayın Arınç, daha ne olsun!
“Başbakana ağlıyorum,” deyip kendin için ağlıyor olmayasın!

Ağlamak doğuştan itibaren bizimle gelen genlerimizde yer alan bir ihtiyaç duyulduğunda o ihtiyaç yerine gelmediği takdirde ortaya çıkan bir davranış biçimidir.
Ağlamak ile ilgili birçok atasözümüz meşhurdur.
En ünlüsü ise “Ağlamayan bebeğe süt vermezler!”
“Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar!”
Bir zamanlar Sayın Arınç, tıpkı Eski Adalet Bakanı Şevket Kazan gibi Erbakan içinde ağlamamış mıydı? Elini, eteğini öpmemiş miydi?
Şevket Kazan yine aynı duygular içerisinde samimi olduğunu gösterdi,
Erbakan’dan ayrılmadı.
Arınç ayrıldı, gitti. Aynı şeyi şimdi Başbakana yapıyor!
Ama eğer atasözleri doğruyu söylüyorsa
Bülent Arınç yalan ağlıyor!

Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu düşünüp ağlasa gerçekten oturur bende onunla ağlarım. Cumhuriyet Halk Partisi Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin dediği gibi;
“Delikanlım, civanım ne hale geldi” diye ağlayacağına otur da Türkiye ne hale geldi diye ağlasana!”
Doğru söze ne demeli?

 

 


Şimdi Birazda Biz Ağlatalım Sayın Arınç’ı;


1992 yılından beri Yukarı Karabağ’ı işgal altında tutan Azeri kardeşlerimizi korkunç şekilde, öldüren, bir milyon Azeri Türk’ünü mülteci yapan Ermenistan’ın Türkiye’ye dayılanmasına ağlanır!

53 yıldır “alacağız, alacağız!” diye kapıda bekletilen, her fırsatta hakaret edilen, Türkiye’nin parçalanması için her gün farklı farklı isteklerde bulunan, köpeğe bile vize uygulamayan ama söz konusu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olduğunda yani “Türk” kimliği olduğunda en terbiyesiz, en aşağılayıcı belgeler isteyen AB’nin yaptıkları için ağlanır!

Ülkenin IMF insafında yönetilmesine ağlanır!
Yoksulluğun altında inim inim inleyen halk için feryat figan ağlanır!
Açlıktan bir deri bir kemik kalmış, sahipsizlikten öldüğü sonradan anlaşılmış bu ülkenin gerçek sahibi olan o gazimiz için ağlanır!

Samsun’da açlıktan ölen Serap Bebek için ağlanır!
Özelleştirme furyası sonucu halkın bütün değerleri yabancıların eline geçmesine ağlanır!
Milyonlarca işsiz gencimizin en güzel çağlarının verimsiz olarak geçmesine, yaşlanmasına, atıl kalmasına ağlanır!

 



26 Nov 2011

   Hacının eli Karının G*tü Rahat durmuyor. Hacı 'Nerde bulursam Tokmalarım' diyor. Bu neresi olursa olsun  Dinci Yobazlara göre Abes bir durum diyildir. Ve hatta Bunlar için MEKRUH'Tur yani ne haramdır ne helaldir...Birde Resimdeki Sözde Şarlatan HACI Başına TAKKE takmış, Yani TAKKE düştü KEL göründü misali. Şimdi buna montaj Derler, bu fotoğrafın montajmı gerçikmi olduğu bileme ama ortada bir gerçek varki: İslamcıların sex anlayışı budur.



26 Nov 2011

 

 

Fındık, Kimisine göre umuttur, Kimisine göre Düğün parasıdır, Bazısına göre de 1 yıllık Giderinin parasıdır, bir çoğu içinde, Kızının ve Oğlunun Okul masraflarını karşılanması için kullanacağı peşin paradır... Peki Devletimiz ne kadar sahip çıkıyor bu orta gelirli vatandaşımızın Umudu haline gelen Fındığa, İnanın ki hiç sahip çıkmıyor. Örneğin, Fiskobirlik ( FKB) Fındığı 2002 yılının Ağaustos ayın da, 7.5 Tl'den alırken, 2004 Yılında Devlet fındığı 4.5 Tl'den aldı.. Bu yılları takip eden yıllarda ise Fındık Fiyatı düşüşe devam etti ve 2010 yılının Eylül ayında tam 3.800 Tl'ye kadar geriledi. Bu süre zarfı içerisinde üretici, Emeğinin karşılığını alamaz oldu ve fındığına güvenerek Bankalardan almış oldukları borçları ödeyemez hale geldiler...Bir çoğu icralık oldu, Peki bu sene Fındık fiyatları ne durumda? diye soracak olursanız: Şu anda fındık 6.300 Tl'den satılıyor. Busene fıyatların yüksek olmasının sebebi, Bu sene Fındık yok denecek kadar az olmasıdır. Şimdi fındık fiyatlarının neden bukadar düşük olduğunu açıklayalım, AKP İktidarı Fiskobirlik (FKB) başkanlığını da kendi himayesi altına almak istemiş, Ancak FKB'Deki CHP'li üyelerin çokluğu nedeniyle bunu başaramamıştır. Bu sefer AKP, FKB'Ye karşı TMO'Yu yetkili kılmış ve üreticiden Fındıklarını TMO'Ya satmalırını istemiştir. Devletin desteğni alan TMO Fındığın %90'nı nı alarak FKB'Yi zor durumdfa bırakmış ve FKB bu yüzden 2005 yılının fındık parasını Üreticiye hala ödeyememiştir..Yani anlıyacağınız Devletin 2005'den itibaren hala Üreticiye borcu vardır...Bir Hükümet düşünün ki Kendi yandaşları için gariban köylü Hüseyin amacanın ve Ayşe teyzenin hakkını Gsb ediyor...Yorumu sizlere bırakıyorum,



26 Nov 2011

 

2000 Yılından önce Emekli olan Yaklaşık 1.9 Milyon emekliyi ilgilendiren ve Maaşlarda dengeyi sağlıyacak olan Yasanın önümüzdeki Hafta TBMM'den geçmesi bekleniyor. Bugün bir işçi emekli ortalama 825 Tl maaş almaktadır. Ancak 2000 Yılından sonra Emekli olan İşçi emekliside Bugün ortala 1.200 ile1.300 arası Maaş almaktadır.Aradaki 400 Tl gibi büyük rakam Emeklilerin belini bükmektedir. Her dönem seçim meydanlarında söz verirler liderler Maaşlarını dengeleyeceğiz diye, Ama ne hikmetse o koltuğa oturan unutur bizim, Emekçi, Cefakar, Çilekeş Emeklilerimizi. İşçi emeklisi Et nedir bilmez, Tatile gidemez, Cenazesi olsa cenazesine gidemez, Bizim Gözü tok İşçi emeklisi, Ankara'da sözde bir dernekleri vardır, ama dernek demeye bin şahit ister. Sanki dersinki Eemekli'yi mağdur etme derneği..Tüm bu olumsuzluklar yetmezmiş gibi Birde hükümet oylamaktadır İşçi Emeklilerimizi İntibak yasası ile...



26 Nov 2011

 

  Kürtler Çanakkale Savaşında'da yok denecek kadardılar. Çnakkale savaşında toplam, 48.148 Şehit verilmiş. Sizce Bunlardan Kaçı Kürt'tür, Bunlardan; Güneydoğu Anadolu Bölgesi:992 Şehit, Doğu Anadolu: 832 şehit vermiştir.Tolamda 1.824 Şehit etmektedir.  Geriye kalan rakam ise, 46.324'tür.  Peki bu 1.824 Şehit'in hepsi Kürtmüdür? Hayır kesinlikle diyildir.

   Bu arakamdan olsa olsa 650'si kürttür. Buradan çıkan sonuç ise Kürtler'le ve Türkler asla ve asla kardeşçe yaşamamışlardır. Kürtler bugüne kadar hep beleşten geçinmiş olup hala Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne İhanet etmektedirler. Son günlerde  bülent Arınç bey'in "ben meçlis başkanlığım döneminden biliyorum, bütün katliamlar açıklansın" sözlerine istinaden yazılmış bir yazdır. Evet Sayın arınç Çanakkale savaşı gerçeğinide Açın



26 Nov 2011

 

 

 

Ak Ak dediler, ver oyunuzu "sizi Müslümanlaştıralım" dediler( Sanki Tütkiye'de bundan önce herkes Yahudi yada Hıristiyandı) Ak Ak dediler, "verin oyunuzu AB'ye girelim" dediler( karşılığında bizden vizdani ret istediler.) Ak Ak dediniz, verin oyunuzu dedeniz ( Cumhuriyet tarihinde ençok Müslüman kanı döktüren siz oldunuz.) Ak Ak deniz, "Verin oyunuzu "dediniz (Şehide kelle deniz) Ak Ak dediniz."Verin oyunuzu" dediniz( Çiftçiye Al Ananı'da git dediniz) Ak Ak dediler, "verin oyunuzu" deniz (Elin Conisi askerimizin başına çuval geçirdi) Ak Ak dediniz "verin oyunuzu" dediniz (İrak'ta Ülkeleri için savaşan A.B.D ve İNGİLİZ Askerlerinin evlerine Sağ Sağlim dönmerleri için Gece gündüz DUA ettiniz) Ak Ak deniz "verin oyunuzu" dediniz (Demokratik açılım başlattınız, Açılımın 2. yıldönümünde tam 24 tane ŞEHİT verdik) Ak Ak deniniz "verin oyunuzu" dediniz (Eşek ve Bulamaç Adalarını Yunan'a verdiniz) Ak Ak dediniz "verin oyunuzu" dediniz ( zinayı serbest bıraktınız



25 Nov 2011

 

 

 

   Bu söz bülent arınç bey'e aittir. "Hay şeyini şey ettiğimin şeyi" "ŞEY" Türkçe'de boş bir sözdür anlamı ve karşılığı yoktur... Şimdi bizim; Bülent Arınç "ŞEY" demiş   "Devletin bir tek yüzü olmalı, o da hukuk. Dersim de hukuk yok. İstiklal Mahkemeleri'nde yaşanan olayları hepimiz biliyoruz. En azından ben biliyorum. Okuduğum için biliyorum. TBMM Başkanlığı yaptığım dönemden biliyorum" Demiş. Bir bakıma Devletin sırlarını okumuş ve bunları şimdi halka ve hatta bu konun meraklısı olan ve buna benzer konuları kaşıyarak Türkiye'nin başına pkk belasını bulaştıran elin Conisine yeni bir malzeme Vermiştir Y-CHP gibi,  Y-CHP'nin de Başbakanın eline Dersimi'i Koz olarak verdiği gibi. Sayın arınç, asker bir Babanın oğludur Asker kesinlikle ve kesinlikle bulunduğu birlikle ilgili ve gerekse ülkesiyle ilgili hiçbir konuda kimseye bilgi vermez, ama bizim Bülent "Hay Şeyini Şey Ettiğimin Şeyi" diyer sırları bir bir paylaşmaktadır.



25 Nov 2011

Deniz üssünden atılan füze

 

Cadı kazanı hakkaten de bu sefer çok alevli bir şekilde yanıyor. Suriye, Rusya, İran üçlüsü Kaznın altına benzin döktüler ve şimdi ortamın ısnması bekleyerek Türkiye üzerine çok korkunç pilanlar yapmaktadırlar. Durum o kadar vahim ki Süriye, Türkiye'yi tehdit etti ve Pkk'ya tam 3 kamp tahsis etti. Yani 13 yıl öncesine geri döndük, Şam yönetimi Baba Esad'ın izinden devam ediyor. 'Şimdi aklımın almadığı tek nokta ise, Bundan tam 1 yıl önce Süriye'ile Vizeler kalkmıştı. Yoksa buda Cadı Kazanına Bir kuru odunmu atmaktı?' Cadı kazanına Sibirya Kömürü atan bir diğer ülkede Rusya'dır,  Rus devleti Türkiye'ye kafayı o kadar takmıştır ki Türkiye'yi Vurmak için, ilk olarak; Rumlar'ın Akdeniz'de Petrol aramasına karşı çıkan Türkiye'ye inat bölgeye Rusayanın en büyük savaş gemisi olan bir gemi göndermiştir. Bununlada yetinmeyen Rus yönetimi Türkiye'ye karşı bukez Süriye'yi desteklemiştir. Ve Rusya'nın son Odunu kazanın dibine Türkiye'yi Füze ile vurum açıklamasıyla Atmış oldu. Son açıklama İran'dan geldi, İran komandoları İsrail'i vurmak için hazır oldukalrını vurguladılar.., Peki bunun garantisini kim verebilir; İsrail'e yapılacak bir operasyonda Rusya, Süriye ve İran üçlüsü Türkiye'yi vurmayacak diye... Kazan fokur foku kaynıyor arkadaşlar



25 Nov 2011

Yanlış duymadınız" bu web sayfasında Amerik Birleşik Devletleri'ne hakaret yasaktır." Peki kim diyor bunu tabiki biz demiyoruz Coni'yi koruyacak halimiz de yok, peki kim bunu diyen? Bunu diyen Türkiye Cumhuriyet'i  Devleti Türk Kızılay'ı diyor. Şimdi o şok sözleri birkezde burdan yayınlıyalım; "kanver.org'te başta kopyalama hakkına konu olan ve FSEK'e tabii unsurlar olmak üzere T.C. ve A.B.D. yasalarına aykırı hiçbir içerik yayınlanamaz, bu tür içerik barındıran sitelere bağlantı verilemez, bağlantı verilmese dahi bu tür içerik bulunduran sitelere atıf ya da yönlendirme yapılamaz. kanver.org ve yönetim ön onaya gerek kalmadan ziyaretçi ya da üyelerin doğrudan yayınlayabileceği bu tür içeriklerden hiçbir sorumluluk kabul etmez. Evet sizlerde okudunuz ve gördünüz. Şimdi Soruyoruz, Türkiye Cumhuriyet'i Devleti'nin görevi A.B.D'Yi korumakmı? Türk Kızılayı'ile A.B.D'Nin  arasındaki ilişki nedir? Türk Kızılayı'nı A.B.D'ye gebe bırakacak sebep nedir? Peki doğrudan A.B.D'yi koruyan Türk Kızılayı neden diğer ülkeler içinde aynısını yapmamaktadır.? Elin Conisi bu kadar koruyan Kızılay, neden diğer Müslüman ülkerler için aynısını yapmamaktadır?  



24 Nov 2011

VATAN TOPRAĞININ HER KÖŞESİNİ KUTSAL BİLİP ; ''GÖREV NAMUSTUR DEYİP'' ,MEMLEKETİN EN ÜCRA KÖŞELERİNDE MESLEKLERİNİ YAPARKEN,KAHPE TERÖR ÖRGÜTÜ pkk TARAFINDAN ŞEHİT EDİLEN ÖĞRETMENLERİMİZ ...
AFFEDİN BİZİ.. SİZLERE SAHİP ÇIKAMADIK ..
RUHUNUZ ŞAD,MEKANINIZ CENNET OLSUN ..
ÖĞRETMENLER GÜNÜ'NÜZ KUTLU OLSUN !!



24 Nov 2011

Hayrünnisa Gülün topuklu ayakkabısı İngiliz basınında

      Oha be, Nedir bu? Tam 15 cm.  Laik bir Cumhuriyet'in başındaki Cumhurbaşkan'ın eşi sizce kılık ve kıyafetine özen göstermelimi? Bizce; evet göstermeli. Neddenmi göstermeli şimdi size bir fotoğraf daha sunacağız ve yorumu size bırakacağız.



24 Nov 2011

Bütün ümidim gençliktedir.

● Ey yükselen yeni nesil, istikbal sizindir. Cumhuriyet'i biz kurduk, O'nu yükseltecek ve sürdürecek sizlersiniz.

● Herkes ulusal görevini ve sorumluluğunu bilmeli, memleket meseleleri üzerinde o düşünceyle, düşünüp çalışmayı görev edinmelidir.

● Kendiniz için değil, bağlı bulunduğunuz ulus için elbirliği ile çalışınız. Çalışmaların en yükseği budur.

● Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

● Bugün hepimize düşen ortak görev; ulusal değerlere, bilince, Cumhuriyet'e sahip çıkmak, Çanakkale'yi, Kurtuluş Savaşı'nı kazanan ruhu korumak ve bu bilinci gelecek kuşaklara aktarmaktır. Türk Ulusu dili, kültürü, tarihi ve saygın kimliğiyle aydınlık yarınlara el ele güçlü biçimde yürüyecektir.

● Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz... Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

● Öğretmenler! Cumhuriyet sizden düşünceleri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.

● "...bu ulusa ve ülkeye hizmet görevi bitmeyecektir."

● Türk Milleti yeni bir iman ve kesin bir milli azim ile yeni bir devlet kurmuştur bu devletin dayandığı esaslar "Tam Bağımsızlık" ve "Kayıtsız Şartsız Milli Egemenlikten ibarettir. Yeni Türkiye devletinin yapısının ruhu Milli Egemenliktir. Milletin Kayıtsız Şartsız Egemenliğidir...

● Hiçbir şeye ihtiyacımız yok, yalnız bir şeye ihtiyacımız vardır; çalışkan olmak!

● Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük.

● Devrimin amacını kavramış olanlar sürekli olarak onu koruma gücüne sahip olacaklardır.

● Ne mutlu Türküm diyene!

● Muallimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğiticileri, sizler yetiştireceksiniz, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakârlığınız derecesiyle mütenasip bulunacaktır.

● Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı... Gerçek zaferi siz kazanacak ve devam edeceksiniz ve mutlaka başarılı olacaksınız.

● Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.

● "Türkiye Cumhuriyetinin, özellikle bugünkü gençliğine ve yetişmekte olan çocuklarına hitap ediyorum: Batı senden, Türk'ten çok geriydi. Manada, fikirde, tarihte bu böyleydi. Eğer bugün batı teknikte bir üstünlük gösteriyorsa, ey Türk Çocuğu, o kabahat da senin değil, senden öncekilerin affedilmez ihmalinin bir sonucudur. Şunu da söyleyeyim ki, çok zekisin! .. Bu belli. Fakat zekânı unut! .. Daima çalışkan ol..."

● Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bir millet, henüz bir millet adını alma yeteneği kazanmamıştır.

● "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir..."

● "Cumhuriyeti kuranlar onu korumaya da muktedir olmalıdır."

● Tarihi yaşadığımız gibi yazdık, fakat geleceği cumhuriyete inananlara, onu koruyanlara ve yaşatacaklara emanet etmek lazımdır.

● Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerdeki cephenin suskunluğudur.

● Benim Türk milletine, Türk cemiyetine, Türklüğün istikbaline ait ödevlerim bitmemiştir, siz onları tamamlayacaksınız. Siz de, sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz.

● İstiklal, istikbal, hürriyet, herşey adaletle kaimdir!

● Uluslar, egemenliklerini geçici bile olsa, bırakacağı meclislere dahi gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk bireysel despotluktan daha tehlikeli olabilir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar ulusun yaşamına giderilmesi olanaklı olmayan zararlar verebilir.

● Gençler cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.

● Öğretmenler! Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli muhafızlar ister. Yeni nesli bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir.

● Öğretmen, yıllar sonra ödülünü alır.

● Öğretmen bir kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir.

● Söz konusu olan vatansa, gerisi teferruat.

● Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman dahi durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takip etmektir. Yorgunluk her insan, her mahlûk için tabii bir halettir, fakat insanda yorgunluğu yenebilecek mânevi bir kuvvet vardır ki, işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür.

● Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar.

● Cumhuriyet fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.

● Gerçi bize milliyetçi derler. Ama, biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir.

● Öyle istiyorum ki, Türk Dili bilim yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar, bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar.

● Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir.

● Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki, Türk milleti, Türk sanatı, Türk iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir.

● Müspet bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar beden terbiyesinde de kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan erdemli, kudretli bir nesil yetiştirmek ana siyasetimizin açık dileğidir.

● Bilelim ki, milli benliğini bilmeyen milletler, başka milletlere yem olurlar.

● Milletlerin tarihinde bazı dönemler vardır ki, belli amaçlara erişebilmek için maddî ve manevî ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya toplamak ve aynı doğrultuya yöneltmek gerekir. Yakın yıllarda milletimiz, böyle bir toplanma ve birleşme hareketinin önemli sonuçlarını kavramıştır. Memleketin ve devrimin, içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunması için, bütün milliyetçi ve cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yerde toplanması gerekir. Aynı cinsten olan kuvvetler, ortak amaç yolunda birleşmelidir.

● Birçok güçlükler ve engeller karşısında bulunduğumuzu biliyoruz. Bunların hepsini inceleme ile, gayret ve iman ile ve millet aşkının sarsılmaz kuvvetiyle birer birer çözüp sonuçlandıracağız. O millet aşkı ki, her şeye rağmen içimizde sönmez bir kuvvet, dayanıklılık ve ateş kaynağıdır.

● Bizim milletimiz vatanı için, özgürlüğü ve egemenliği için özverili bir halktır; bunu kanıtladı. Milletimiz, yaptığı devrimlerin kıskanç savunucusudur da. Benliğinde bu erdemler yerleşmiş bir milleti, yürümekte olduğu doğru yoldan hiçbir kimse, hiçbir kuvvet alıkoyamaz.

● Arkadaşlar! Devrimimiz Türkiye'nin yüzyıllar için mutluluğunu üstlenmiştir. Bize düşen onu kavrayarak ve takdir ederek çalışmaktır.

● Adımlarını, attığımız uygarlık ve yenilik adımlarına uydurmak istemeyenler ne talihsizdirler! Bu gibiler hâlâ milleti aldatacaklarını ümit ediyorlarsa bu ümitleri, kendilerinin zarara uğramalarından başka bir sonuç vermeyeceğine şimdiden emin olabilirler.

● Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.

● Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz.

● Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz.

● Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir millete şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.

● Yurtta sulh, cihanda sulh.

● Türk milletinin istidadı ve kati kararı medeniyet yolunda durmadan, yılmadan ilerlemektir.

● Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare, cumhuriyet idaresidir.

● Yeni kuşak, en büyük cumhuriyetçilik dersini bugünkü öğretmenler topluluğundan ve onların yetiştirecekleri öğretmenlerden alacaktır.

● Milli mücadelelere şahsî hırs değil, milli ideal, milli onur sebep olmuştur.

● Bir millet eğitim ordusuna sahip olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak eğitim ordusuyla mümkündür.

● Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.

● Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır.

● Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.

● Türk Milletinin istidadı ve kesin kararı medeniyet yolunda, durmadan, yılmadan ilerlemektir.

● Medeni olmayan insanlar, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkumdurlar.

● Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.

● Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.

● Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için yeterlidir.

● Biz dünya medeniyeti ailesi içinde bulunuyoruz. Medeniyetin bütün icaplarını tatbik edeceğiz.

● Dünyanın her tarafından öğretmenler insan topluluğunun en fedakâr ve muhterem unsurlarıdır.

● Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.

● Milletimiz her güçlük ve zorluk karşısında, durmadan ilerlemekte ve yükselmektedir. Büyük Türk Milletinin bu yoldaki hızını, her vasıtayla arttırmaya çalışmak, bizim hepimizin en kutlu vazifemizdir.

● İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin?

● Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.

● Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan, biçim ve kılıkta başarıdan çok, ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak şekilde ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım.

● Anaların bugünkü evlatlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anaları için gerekli vasıfları taşıyan evlat yetiştirmek, evlatlarını bugünkü hayat için faal bir uzuv haline koymak pek çok yüksek vasıflar taşımalarına bağlıdır. Onun için kadınlarımız, hattâ erkeklerimizden çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar; eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa.

● Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, Türk Milletine canımı vereceğim.

● Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın gereklerine göre bilim ve teknik ve her türlü uygar buluşlardan azami derecede istifade etmek zorunludur.

● Hiçbir zafer amaç değildir. Zafer, ancak kendisinden daha büyük bir amacı elde etmek için belli başlı bir vasıtadır.

● Zafer, bir fikrin istihsâline (elde edilmesine) hizmeti nispetinde kıymet (değer) ifade eder. Bir fikrin istihsâline dayanmayan bir zafer pâyidar olamaz (yaşayamaz). O, boş bir gayrettir.

● Her büyük meydan muharebesinden, her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir âlem (dünya) doğmalıdır, doğar. Yoksa başlı başına bir zafer, boşa gitmiş bir gayret olur.

● Türkiye'nin asıl sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, saadet ve servete müstahak ve layık olan köylüdür. Onun için, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin iktisadi siyaseti bu aslî gayeye erişmek maksadını güder.

● Basın milletin müşterek sesidir. Başlıbaşına bir kuvvet, bir okul, bir öncüdür.

● Ekonomik kalkınma, Türkiye'nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin belkemiğidir.

● Tam bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür.

● Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküş vardır. Her ilerleyişin ve kurtuluşun anası hürriyettir.

● Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız.

● Tarih bir milletin kanını, varlığını hiçbir zaman inkar edemez.

● Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunamaz.

● Millete efendilik yoktur. Hizmet vardır. Bu millete hizmet eden onun efendisi olur.

● Biz barış istiyoruz dediğimiz zaman tam bağımsızlık dediğimizi herkesin anlaması gerekir.

● Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.

● Tüketici yaşamak iyi değildir. Üretici olalım.

● Siyasi, askeri zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner.

● Memleket mutlaka modern medeni ve yeni olacaktır. Bizim için bu hayat davasıdır.

● Yeni Türkiye Devleti temellerini süngüyle değil, süngünün de dayandığı ekonomi ile kuracaktır. Yeni Türkiye Devleti cihangir bir devlet olmayacaktır. Fakat yeni Türkiye Devleti bir ekonomi devleti olacaktır.

● Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.

● Devrim yasası, eldeki yasaların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim kafalarımızdaki akımı boğmadıkça, başladığımız devrim ve yenilik bir an bile durmayacaktır. Bizden sonraki dönemlerde de böyle olacaktır.

● Büyük başarılar, değerli anaların yetiştirdikleri seçkin çocukların yardımıyla meydana gelir.

● Toplumdaki başarısızlığın sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ihmal ve kusurdan doğmaktadır.

● Bu memleket dünyanın beklemediği, asla umut etmediği ayrıcalıklı bir varoluşa sahne oldu. Bu sahne en az 7 bin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik doğanın rüzgarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk doğanın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk doğanın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu sonra onlara alıştı; Onların oğlu oldu. Bir gün o doğa çocuğu, Doğa oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu... Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.

● Dünyada herşey için, medeniyet için, hayat için, başarı için, en hakiki mürşit bilimdir, fendir.

● Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağımıza uygun ve bütün mana ve biçimiyle uygar bir toplum haline değiştirmektir.

● Bütün dünya bilsin ki, benim için bir yandaşlık vardır: Cumhuriyet yandaşlığı, düşünsel ve toplumsal devrim yandaşlığı. Bu noktada yeni Türkiye topluluğunda, bir bireyi bunun dışında düşünmek istemiyorum.

● Savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir.

● Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız.


● Bombasırtı olayı (14 Mayıs 1915) çok önemli ve Dünya savaş tarihinde eşine rastlanması mümkün olmayan bir olaydır. Karşılıklı siperler arası 8 metre, yani ölüm kesin. Birinci siperdekilerin hepsi kurtulmamacasına düşüyor. İkinci siperdekiler yıldırım gibi onların yerlerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğuk kanlılıkla biliyor musunuz? Bomba, şarapnel, kurşun yağmuru altında öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılma yok. Okuma bilenler Kur' an-ı Kerim okuyor ve cennete gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenlerse Kelime-i şahadet getiriyor ve ezan okuyarak yürüyorlar. Sıcak cehennem gibi kaynıyor. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren dünyanın hiçbir askerinde bulunmayan tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki Çanakkale savaşlarını kazandıran bu yüksek ruhtur.


● Tam bağımsızlık, ancak mali bağımsızlık ile mümkündür. Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan yoksun olunca, o devletin bütün hayat ışıklarında bağımsızlık felç olur.


● Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasde ve fiile dayanan taassupkâr hareketlerden sakınıyoruz.


● Süngülerle, silahlarla ve kanla kazandığımız askeri zaferlerden sonra, kültür, bilim, fen ve ekonomi alanlarında da zaferler kazanmaya devam edeceğiz.


● Zafer, "Zafer benimdir" diyebilenindir. Başarı ise, "Başaracağım" diye başlayarak sonunda "Başardım" diyebilenindir.


● Egemenlik verilmez, alınır.


● Türk Milleti bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı varolmalarının yegane koşulu olarak kabul etmiş cesur insanların torunlarıdır. Bu millet hiçbir zaman hür olmadan yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.


● Milletimiz davranışlarında ve gayretlerinde sarsılmaz bir bütünlük gösterdiği için başarılı olmuştur.


● Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz.


● Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar.


● Bu millete çok şey öğretebildim ama onlara uşak olmayı bir türlü öğretemedim.


● Milli mücadelelere şahsî hırs değil, milli ideal, milli onur sebep olmuştur.


● "Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir... Türk milleti milli birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri yenmesini bilmiştir… Türk milletinin tarihi bir niteliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır..."


● "Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki gelişmesi ile geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır."


● "Türk’ün haysiyeti, onuru ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür."


● "Türk milleti güzel her şeyi her medeni şeyi, her yüksek şeyi sever, takdir eder. Fakat muhakkaktır ki, her şeyin üstünde taktir ettiği bir şey varsa o da kahramanlıktır."


● "Bizim milletimiz, vatanı için, hürriyeti ve egemenliği için fedakar bir halktır."


● "Türk esirlik kabul etmeyen bir millettir."


● "Bizim başka milletlerden hiç bir eksiğimiz yok. Cesuruz, zekiyiz, çalışkanız, Yüksek amaçlar uğrunda ölmesini biliriz."


● "Büyük şeyleri büyük milletler yapar."


● "Türk milletinin son yıllarda gösterdiği harikaların yaptığı siyasi ve sosyal inkılapların gerçek sahibi kendisidir. Milletimizde bu kabiliyet ve tekamül var olmasaydı, onu yaratmaya hiçbir kuvvet ve kudret yeterli olamazdı."


● "Bu millet kılı kıpırdamadan dava uğruna canını vermeye razı olmasaydı ben hiç birşey yapamazdım."


● "Giriştiğimiz büyük işlerde, milletimizin yüksek kabiliyet ve yüksek sağduyusu başlıca rehberimiz ve başarı kaynağımız olmuştur."


● "Türk kuvvet ve zekasının yenmediği ve yenemeyeceği güçlük yoktur."


● "Benim hayatta yegane fahrim, servetim Türklükten başka bir şey değildir."


● "Gerektiğinde vatan için bir tek fert gibi yekpare azim ve karar ile çalışmasını bilen bir millet elbette büyük bir geleceğe layık ve aday olan bir millettir."


● İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal... İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!


● "Bir milletin başarısı, mutlaka bütün milli güçlerin bir istikamette oluşmasıyla mümkündür. Bu nedenle bilelim ki, elde ettiğimiz başarı, milletin güç birliği etmesinden, ortak hareket etmesinden ileri gelmiştir. Eğer aynı başarı ve zaferleri gelecekte de tekrarlamak istiyorsak, ayni esasa dayanalım ve aynı şekilde yürüyelim."


● "Öğretmenler; Cumhuriyetin fedakar öğretmen ve eğitimcileri, yeni nesli sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin beceriniz ve fedakarlığınızın derecesiyle orantılı olacaktır. Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister. Yeni nesli, bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir... Sizin başarınız Cumhuriyetin başarısı olacaktır."


● "Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir."


● "Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır."




ATATÜRK'ÜN TÜRK GENÇLİĞİNE HİTABESİ

NUTUK (Söylev) - Ankara, 20 Ekim 1927

Mustafa Kemal Atatürk tarafından 20 Ekim 1927 tarihinde Nutuk'un sonunda Türk Gençliği'ne yönelik yaptığı konuşmadır (Seslenişi). Nutuk, Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nı anlattığı 15 - 20 Ekim 1927 tarihlerinde Cumhuriyet Halk Partisi 2. Kongresinde otuz altı buçuk saat süren tarihi konuşmasıdır.

Türk Gençliğine Bıraktığımız Kutsal Armağan

Saygıdeğer baylar, sizi, günlerce işlerinizden alıkoyan uzun ve ayrıntılı sözlerim, en sonu tarihe mal olmuş bir dönemin öyküsüdür. Bunda, ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmiş isem kendimi mutlu sayacağım

Baylar, bu söylevimle, ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.

Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır.

Bu sonucu, Türk gençliğine kutsal bir armağan olarak bırakıyorum.

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı!

İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk İstiklal ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK - 20 Ekim 1927



24 Nov 2011

Türkler Kök tengri ( gök tanrı ) dininde iken, Müslümanlarca kitle kırımlarından geçirildiğini biliyor muydunuz?

Giderek daha çok siyasete bulaştırılmak istenen İslam, ilk olarak Türklere ne şekilde ve hangi şartlarda gelmiştir pek bilinmez, sanki bilinmesi de pek istenmez. Ancak, bir çoğumuzun bilmediği, yada bilmek istemediği bu tarih, en çok bilmemiz gereken konuların başında gelmektedir..

Aşağıdaki döküman tamamen İslami kaynaklardan, Taberi ve Zekeriya Kitapçı gibi İslami tarihçi ve yazarlardan düzenlenerek hazırlanmıştır.

Türklerin ilk Müslümanlaştırılmaları ile ilgili 670 li tarihlere dayanan bilgiler maalesef okullarda bizlere hiçbir zaman verilmemiş, verilen bilgiler ise, Türklerin Müslümanlığa geçişleri kendi istekleri ile olmuş gibi gösterilerek, 740 lara kadar ki tarih atlanarak verilmiştir.

İslam'ın Türklere zorla kabul ettirilmeleri ile ilgili 670 lerden başlayarak 740 lara kadar uzanan tarihin bize okullarda anlatılmamasının nedenlerini, bu kısa tarihi öğrenince biraz daha anlamak mümkün olabilecektir. Şimdi, bu atlanan 70 senelik tarihe bir göz atalım..

Müslüman Arapların Türklere İlk Saldırıları

Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında bulunan bölge tarihi ipek yolu üzerindedir.. Türk beylikleri, bu bölgedeki, Buhara, Semerkant, Talkan, Baykent gibi şehirlerde yerleşmiş yaşıyorlar, deri imal ediyor ve pamukdan kağıt üreterek bunları satıyor ve iyi de para kazanıyorlardı.. Bu üretimlerinin yanı sıra Altın madenleri çalıştırıyorlardı..Özellikle adı zengin şehir manasına gelen, Semerkant’ın zenginliğinin o devirde dillere destan olduğu söylenir.. Bu zenginlik ötedenberi Talancı Arapların iştahını kabartıyorduysa da, Türklerden çekiniyorlar ve araya sınır olarak koydukları Ceyhun nehrini geçmeye pek cesaret edemiyorlardı.. Çünkü daha önce Halife Osman zamanında, Muhammed bin Cerir komutasındaki Araplar İslamı yayma bahanesiyle oraları talan etmek için 2700 kişilik bir ordu ile Fergane’ye kadar girdiysede Türkler tarafından yok edilmişlerdi.. Ancak daha sonraları Muaviye tarafından, Ceyhun nehrinin altında kalan Horasan’ın tamamiyla işgal edilmesi ile o bölgede ilk Araplaştırma ve İslamlaştırma girişimleri başlamış oldu..

Buhara'nın Talan Edilmesi

Horasan’ın kendileri tarafından tamamen işgal edilmesinden cesaret alan Araplar, Muaviye’nin ilk Horasan valisi olan, Ubeydullah bin Ziyad 673 yılında bu sefer ilkinden çok daha kalabalık 24000 kişilik bir ordu ile Ceyhun nehrini geçerek Kibac Hatun yönetimindeki Buhara’yı kuşatır. Kibac Hatun diğer Türk beyliklerinden yardım istersede bu yardım kendisine gelmez ve Araplar verdikleri kayıplardan dolayı Buhara’yı işgal edemezlersede tam anlamıyla talan ederler.. Daha sonra, Muaviye’nin ikinci Horasan Valisi, Halife Osman’ın oğlu Said’de Buhara’ya saldırmaya hazırlanır.. Kendisine diğer Türk Beyliklerinden yardım gelmeyeceğini anlayan Kibac Hatun, Said’le anlaşma yapmak zorunda kalır.. Bu anlaşmaya göre, Kibac Hatun, Said’e diğer Türk Beyliklerine yapacağı saldırılarda önüne çıkmayacağına dair güvence ve bu güvencenin teminatı olarak da Buhara’daki Türk asilzadelerinden rehinler verir.. ( Bu sayı kimi tarihcilere göre 50 kimine göre de 80’ dir... ) Bu anlaşmanın verdiği rahatlıkla Said, zenginliğini öteden beri duyduğu Semerkant’a saldırır.. Semerkant’ı baştan aşağı talan eder ve topladığı binlerce Türk gencini, köle pazarlarında satmak için Horasan’a getirir.. Said daha sonra Kibac Hatun’dan aldığı 80 kadar rehine tarafından bir punduna getirilmiş ve hançerlenerek öldürülmüştü....( Said’i öldürdükten sonra dağa kaçmayı başaran rehinlerin orada açlıktan öldüğü söylenir ) Said’den sonra, Horasan Valisi Salim bin Ziyad olur. Horasan’da Muaviye’nin oğlu Yezid’e bağlıdır.. Ziyad’da ayni şekilde 680 yılında Türkleri İslamlaştırmak ve şehirlerini talan etmek için saldırır fakat püskürtülerek geri çekilirler.. Bu sefer, kendi orduları Türkler tarafından talan edilerek silahları alınır.. Daha sonra Araplar daha güçlü bir orduyla tekrar saldırır ve Türkleri gene talan ederler.. Bu talandan her Arap 2400 dirhem alır.. ( Bir kölenin satış fiyatı 300 ile 500 dirhem arasında olduğu düşünülürse, bu durumda aldıkları ganimet adam başına 7 veya 8 köleye eş değerdedir..)

Haccac ve Rutbil

İslam’da ilk asimilasyon 685 yılında Abdülmelik ile başlar.. Abdülmelik, etrafını İslamlaştırmaya adı İslam tarihine kandökücü zalim olan Haccac’ı kendisine yardımcı seçerek başlar.. Abdülmelik önce civar halkların dillerini Arapçalaştırdı.. Harac karşılığı önceden bazı hakları kabul edilmiş olan gayri müslimlerin bütün haklarını geri aldı.. Bu arada Haccac’ı Irak genel valiliğine atadı.. Haccac’ın Irak’a genel vali atanmasından sonra Türklerin kaderinde ilk köklü değişikler başlamış oldu.. Haccac ilk olarak Ubeydullah ibni Ebi Bekri’yi Sicistan’a, Muhalleb ibni Ebi Sufra’yi da Horasan’a vali yapar.. O tarihte, Sicistan’ın Türk Hükümdarı Rutbil’dir ve Araplara vergi vermektedir.. Haccac, bununla yetinmez ve Ubeydullah’ı Rutbil’in üzerine göndererek ondan tam olarak teslim olmasını ister.. Rutbil önce bu teklifi kabul etmek istemez.. Bunun üzerine Ubeydullah Rutbil’in üzerine yürür.. Rutbil 18 fersah geriye çekilerek Ubeydullah ve ordusunu kuşatma altına alır..Ubeydullah, Rutbil’den kurtulmak için 700000 dirhem teklif ederse de Rutbil kabul etmeyerek Arap ordusunu büyük bir bozguna uğratır.. Buna çok kızan Haccac 40000 kişilik büyük bir ordu toparlayarak, Abdurrahman ibn Esas komutasında Rutbil’in üzerine gönderir.. Rutbil’i yenemiyeceğini anlayan Esas, bu sefer onunla anlaşır.. Bu olay karşısında çılgına dönen Haccac, Esas’ı yakalatmak üzere bir birlik gönderirse de, Esas’ın ordusu bu birliği yenilgiye uğratır ve geri kalanları da Basra’ya kadar sürer. Ancak burada yenilen Esas’ın ordusu dağılır ve Esas Rutbil’e sığınır.. Bunun üzerine Haccac, Esas’ı kendisine vermesi için Rutbil’i tehdit eder.. Vermediği taktirde çok büyük bir ordu ile üzerine yürüyeceğini ve bütün Türk şehirlerini harap edeceğini, verirse de kendisinden 7 sene hiç vergi almayacağını söyler.. Türk şehirlerinin tekrar bir savaşa girmesini istemeyen Rutbil, 7 sene haraçtan muaf tutulacağını da düşünerek Haccac’ın bu teklifini kabul eder ve Esas ve yakınlarını Haccac’a teslim eder.. Ancak, Rutbil Haccac’a güvenmekle hata yaptığını daha sonra anlayacaktır.. Haccac Rutbil’den Esas’ı teslim aldıktan sonra derhal yeni bir ordu düzenleyerek 699 yılında Muhelleb bin Ebi Sufyan komutasında Türk şehirlerinin üzerine gönderir.. Hocente, Kes, Sogd ve Nesef’i ele geçirirsede Türkler direnirler.. Horasan valiliğine Muhelleb’in oğlu Yezid gelir.. Yezid ibni Muhelleb’de Türk şehirlerini talan eder.Yezid’in savaşçıları, Harzem’den ele geçirdiği Türkleri boyunlarına damga vurarak köle pazarlarında satarlar.. Bu tarihlerde, Araplar Türklerin yurtlarını devamlı olarak istila edip şehirlerini talan ettilersede kalıcı bir üstünlük sağlayamamışlar, elde ettikleri yerleri sonunda tekrar Türlere geri vermek zorunda kalmışlardı..

Kuteybe ibni Müslim

705 yılında Abdülmelik öldüğünde yerine oğlu Velid geçer.. Ve Türk tarihini önemli şekilde etkileyecek olay, Kuteybe ibni Müslim’in Horasan’a vali atanması olur.. Bu zamana kadar kalıcı bir başarı elde edemeyen Araplar onun zamanında Türk yurtlarında kalıcı başarılar elde etmişlerdir.

Türklerin gerçek anlamda kılıç zoru ile Müslümanlaştırılmaya başlamaları Kuteybe zamanında olmuştur..Vali olduğu andan itibaren, Türk Beyliklerinin toptan işgal edilerek İslamlaştırılması için çok güçlü bir ordu kurmaya başlar.. Merv’de askerleri toplayarak, Allah kendi dininin aziz olmasi için size bu toprakları helal kıldı der.. Sanki, Bakara suresi 193’ü .... “Yalnız Allah dini kalana kadar onlarla savaşın...” yada “8.Enfal /.39’u “din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın!” . ayetlerini savaşçılarına hatırlatarak Arap ordusunu Türklerin üzerine sürer.. Kuteybe ilk olarak Baykent’i kuşatır.. Diğer Beyliklerden Türk Savaşçılar Baykent’in savunmasına yardıma gelirler.. İki ay süren bir savaş olur. Kuteybe tam bir zafer kazanamazsa da, Türkleri haraca bağlayan bir anlaşma yapmaya zorlar.. Şehir yıkımdan kurtulur ama, şehre giren Araplar anlaşmaya rağmen şehrin bir kısmını yağmalarlar ve şehirden ayrılırlarken arkalarında bir de askeri garnizon bırakırlar.. Başlarına gelecekleri anlayan Türkler ayaklanmaya başlarlar ve kendi aralarında silahlanarak karşı bir mücahit birliği kurarlar, Baykent’de karışıklıklar başlar.. Bunun üzerine Kuteybe Baykent’e tekrar gelerek nekadar silahlanan Türk varsa hepsini öldürtür.. Kadınları ve çocukları esir alır ve şehri tekrar baştan aşağı yağmalar..

Taberi’nin anlatımlarına göre, Kuteybe’nin aldığı ganimetlerin haddi hesabı yoktur.. Taberi, bütün Horasan’ı işgal ettiklerinde dahi bu kadar ganimet toplayamadıklarını söyler..

Şehrin yağmasından sonra, daha önce Horasan’da Merv’e getirilmiş olan Arap aileleri, Merv’den getirilerek Baykent’e yerleştirilir.. Muhafız birlikleri oluşturulur.. Valilik den vergi tahsildarlığına kadar bütün denetim organları Araplar’dan oluşturulur.. Türklerin Budist ve Zerdüşt inançlarını simgeleyen bütün heykeller toplatılır, taş olanlar kırılır, altın olanlar eritilerek ganimet olarak Araplar tarafından alınır.. Bunlar, Enfal suresinde yazdığı gibi, sanki Araplara Allah’ın verdiği ganimetlerdir.. Daha sonra esir edilen kadın ve çocuklar kocalarına ve babalarına geri satılır.. Müslümanlar, Baykentli Türklerin neleri var neleri yoksa almışlar, şehrin onarımı da gene Türklere kalmıştır..Bundan sonra sıra gelir Buhara’nın tamamen işgal edilip Müslümanlaştırılmasına..

Buhara'nın Tekrar Kuşatılması ve İlk Türk Katliamı

Kuteybe Merv’de büyük bir hazırlık yapar.. Bu arada Vardana ve Buhara beylikleri arasında çatışmalar vardır.. Müslümanlara karşı mücadele etmek için bu çatışmalar derhal durdurulur ve Vardan Hudat, Kuteybe’ye karşı Türklerin başına geçer.. Kuteybe önce, Numiskent ve Ramitan’a saldırır ve buraları kolayca istila eder.. Demirkapı önlerinde Vardan’la çarpışırlar.. Vardan savaşı kaybeder ve Buhara’ya doğru çekilir.. Ancak Kuteybe’de, savaştan yorgun düştüğü için Buhara’yı alamadan Merv’e geri döner.. Haccac bunu başarısızlık olarak kabul eder ve, Buhara’yı mutlaka almasi için Kuteybe’ye emir verir..Kuteybe büyük bir hazırlık yaparak bir sene sonra tekrar Buhara’yı kuşatır.. Türkler direnir ve Kuteybe başarılı olamaz, ordusu dağılmaya başlar.. Bunun üzerine Kuteybe her bir Türk başı için askerlerine 100 dirhem vaad eder.. Para hırsı ile gayrete gelen Araplar, şehri istila ederler..Bütün direnen Türkler kılıçtan geçirilerek tam bir katliam yapılır, Araplar Türk kadınlarına tecavüz ederler, beğendikleri kadınları ya cariye olarak kullanmak yada köle pazarında satmak üzere alıkoyarlar.. Erkeklerden de binlerce kişiyi köle olarak satmak üzere beraberlerinde götürürler.. Araplardan oluşan yeni bir idari kurumlaşma yapılır.. Diğer beyliklerden tepkiler gelmeye başlayınca da, Buhara Melikesi Hatun’un oğlu Tuğ Sad kukla hükümdar yapılır.. Tuğ Sad tarihe hain bir işbirlikçi olarak geçer.. Daha sonrada Müslüman olarak oğluna da, efendisi Kuteybe’nin ismini vererek bağlılığını kanıtlar.. Etkili bir kolonizasyon yapmak isteyen Kuteybe bunun için öncelikle yerli halkı İslamlaştırmaya başlar.. Buhara halkı önceleri Müslüman olmuş gibi görünselerde bu dini kabul etmek istemezler..Kuteybe Türklerin aslında Müslüman olmadıklarını, evlerinde İslami kuralları tatbik etmediklerini anlar ve yeni bir yöntem geliştirir..Bu yönteme göre Türkler evlerini Araplarla paylaşmak zorunda bırakılırlar ve bu şekilde bire bir kontrol altına alınırlar.. İslami kurallara uymayanlar ise ağır cezalara uğratılırlar..

( Bugün, bazı İslami yazarlar bu getirilen tedbirlerin İslam'ın Türkler tarafından kabul edilmesinde çok yarar sağladığını açıkca ifade ederler..Bu yaklaşım da üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.. )

Kuteybe’nin bu zorlamaları karşısında, halkdan bazı direnişçiler çıkar.. Gizlice silahlanırlar..Bu durum karşısında Araplar camiye dahi silahsız gidemez olurlar..Kuteybe baskıları arttırır, kendi aralarında örgütleşen Türkleri yakalattırıp öldürtür.. Bu arada yeni vergi yasaları getirir.. Yerli halk, halifeye senede 200000 dirhem, Horasan valisi Haccac’a da 10000 dirhem vergi ödemeye mecbur bırakılır.. Bunun dışında Arap askerlerinin atlarına yem temin etmeye, oraya getirilip yerleştirilen Arap ailelerine odun temin etmeye ve onlara tahsis edilen arazilerde çalışmaya mecbur bırakılırlar.. Kadınlar, kızlar Araplara cariye yapılırlar.. Buhara Türkleri bu yıllarda dünyadaki çok az milletin yaşadığı vahşeti ve ızdırabı yaşar.. Kuteybe’nin getirip Türk evlerine yerleştirdiği Arap’lar, Türklerin o zamana kadar yaptıkları bütün birikimlerinin üzerine konarlar, Türklerin tarlalarını alır ve Türkleri o tarlalarda çalıştırırlar.. İste Tek din İslam oluncaya kadar savaşın diyen ayet, Arapları Türklerin sırtından geçimlerini sağlayacak ortamı yaratmıştır..Allah dini dedikleri İslam, Ahzab Suresi / 50 de olduğu gibi, savaşta gasp edilen Türk kızlarınıda ganimet olarak görür, ve Araplara cariye olmalarını helal kılar..Cuma namazı zorunlu hale getirilir.. Genede Türkerden rağbet görmez. Bunun üzerine Kuteybe, namaza gelenlere 2 dirhem vaad ederek önce fakirler üzerinde İslamın etkili olmasını temine çalışır.. Bu uygulama nispeten başarılı olur.. Fakir halktan para için camiye gidenler olur..

1. Büyük Katliam ( Talkan Katliamı )

Buhara’da olanlar diğer Türk Beyliklerinde de etkilerini gösterir.. Aynı şeylerin kendi başlarına geleceğinden korkmaktadırlar.. Sogd meliki Neyzek Tarhan şehrinin yıkıma uğramaması için Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır.. Bu anlaşmaya göre Tarhan haraç verecek ve tarafsız kalacaktır.. Ancak bu tarafsız kalmalar ve Türklerin birleşememeleri Arapların işlerini kolaylaştırmış ve Türk beyliklerini istedikleri gibi istila edip talan etmişlerdir.. İlk olarak saldırıya uğrayan Kibac Hatun’a diğer beyliklerden yardım gelmeyince, o yardımı esirgeyenler aynı akibete uğramışlardır.. Bu olaylarda Türklerin belli bir şekilde organize olamamaları da onların Araplar tarafından istila edilmelerini kolaylaştırmıştır.. Neyzek Tarhan daha sonra Kuteybe ile yaptiğı anlaşmada hatalı olduğunu ve bu anlaşmanın kendisine hiçbir güvence getirmeyeceği gibi diğer Türk Beylerine de ihanet etmiş olacağını anlar.. Tohoristan’a dönerek bütün Türk Beyliklerine birer mektup yazar ve onları ortak bir direnişe girmeleri için uyarmaya çalışır.. İlk olumlu yanıt Talkan meliki Sehrek’den gelir..Tarhan’ın planlarını öğrenen Kuteybe, buna karşılık Belh şehrinde hazırlık yaparak, baharda büyük bir ordu ile Talkan şehrine doğru yürür.. O ana kadar bir direniş hazırlığı yapamayan Talkan şehri meliki Sehrek, Kuteybe’nin gelişinden önce şehri terkeder.. Şehre hiç savaşmadan giren Kuteybe’nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen nekadar erkek varsa hepsini kılıçtan geçirirler.. Bu katliam o zamana kadar yapılanların en büyüğüdür.. Kuteybe bu katliamı diğer beyliklere ibret olması için yapar.. Kuteybe’nin askerleri öldürebildikleri kadar öldürürler, geri kalanları da, Talkan yolu üzerindeki ağaçlara asarlar.. Bu yolun 4 fersah ( 24 Km.) mesafelik bölümü Türklerin ağaçlara asılan cesetleri ile doludur.. Talkan katliamı tarihe, Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak geçmiştir.. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır.. bütün bunlar hep İslam adına yapılmıştır..

Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman’a girer.. erkeklerin pek çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alıkoyar.. Daha sonra Kes ve Nesef’de aynı şeyleri yapar.. Erkekler öldürülür, Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye olurlar.. Daha sonra Faryab’a yönelir ve Faryab’ın teslim olmasını ister.. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim olmaya yanaşmazlar.. Erkekleri dövüşerek ölürler.. Bütün şehir yakılır.. Araplar bu şehre yakılmış şehir anlamında Muhtereka derler.. Kuteybe, Faryab’dan sonra, Tarhan’ın çekildiği kale Bazgis’i kuşatır.. 2 ay süreyle devamlı olarak buraya saldırır fakat bir sonuç elde edemez.. Bu arada kış yaklaşır..Kuteybe’nin kışın savaşacak gücü yoktur ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir.. Her iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür.. Kuteybe son olarak bir hileye baş vurur.. Tarhan’ın yanına Muhammed bin Selim adındaki adamını gönderir.. Muhammed ibni Selim Tarhan’ın teslim olması durumunda kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği güvencesini verir.. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan’ın Kuteybe’nin teklifini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi yoktur.. Komutanları ile görüşüp teklifi kabul ederler.. Silahlarını teslim ederek kaleden çıkarlar.. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz yakalanır, etrafı hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur..Kuteybe bu arada Tarhan’ı hemen öldürmez.. Haccac’a haber göndererek ne yapacağını sorar.. Haccac Tarhan için, “ O bir Müslüman düşmanıdır hiç aman vermeden öldür” der.. Kuteybe önce Tarhan’ın iki oğlunu, Tarhan’ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür.. Arkasından 700 kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan’ın ve halkın gözü önünde kestirir.. Tarhan’ı da bizzat kendisi öldürür.. Bütün kesilen başlar Haccac’a gönderilir.. Kuteybe sanki Kuran’daki ayetleri yerine getirmiştir..

9 Tevbe. 123. Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir.

Tarhan’ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü’nün altında bulunan Harzem bölgesine yürür.. Harzem’de Caygan ile Havarizat arasında taht kavgası vardır.. Kuteybe Caygan’la işbirliği yapar.. Önce Havarizat ile etrafındakileri öldürtür.. Arkasından Camhud melikini yenerek 4000 civarında esir alırlar.. Ancak, daha sonra bunlar Kuteybe’nin emri üzerine öldürülürler..

Bu olay, Ziya Kitapçı'nın, İslam Tarihi ve Türkler adlı kitabında aynen şöyle anlatılır ;

Bu harblerden birinde, et-Taberi'nin bütün tafsilatı ile anlattığına göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe'ye, 4000 esirle gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman'ın böyle kalabalık Türk esirleri ile geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir meydana kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesinide önüne dizilmelerini söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu Türklerin kafalarının koparılmasını emretmiştir. Cebbar, zorba, insafsız Arap komutanının etrafının bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu harblerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu vahşetten adeta gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır,

Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız.

Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Sadece ata dahi binmeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük gibiydiler. ( Sayfa 314 )

Harzem’de ayaklanan halk, Kuteybe ile işbirliği yaptığı için Caygan’ı öldürür..Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem’i yakıp yıkar, halkı kılıçtan geçirir.. Harzemli ünlü Türk bilgini, Biruni Harzem’deki uygarlığın yok edilişini şu şekilde anlatır.. “Kuteybe, her çareye baş vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, geleneklerini koruyanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylece herşey karanlıklara gömüldü.. İslam Harzemlilerin içinde girerken, onların tarihi hakkında bilinenleri artık öğrenme olanağı bırakmadı..Harzem’i yıktıktan sonra Kuteybe, Semerkant üzerine yürür..Semerkant meliki Gurek üzerine gelen Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister.. Taşkent ve Fergane’den yardım gönderir, fakat gelen birlikler yolda Kuteybe’nin askerleri tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler..Semerkant, kuşatılır.. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar.. Daha fazla dayanamıyacağını anlayan Gurek, Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır..Bu anlasmaya göre,

1.Semerkant Araplara hersene 2.200.000 altın ödeyecektir..

2.Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak verecektir..

3.Şehirde Cami yapılacaktır..

4.Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır..

5.Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe’ye teslim edilecektir..

Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve Merv’e geri döner.. Dönerken kardeşi Abdurrahman bin Muslim’i Semerkant’ın başına vali olarak bırakır..

Kuteybe’nin Merv’e dönüşünden sonra, Türkler kendi aralarında işgalci Müslümanlara karşı bir direniş birliği kurarlar.. Zaman zaman Ceyhun ırmağını geçerek Araplara pusu kurar ve ciddi zararlar verirler.. Haccac Kuteybe’ye Taşkent ve Fergana’yi işgal etmesi talimatını verir.. Kuteybe Taşkent’e gider fakat başarılı olamaz.. Bu arada Haccac ölür. Halife Velid, Kuteybe’ye Türklere karşı savaşları devam ettirmesini söyler.. Kuteybe bu sefer Kasgar’a doğru yola çıkar.. Tam Kasgar’ı kuşatacakken Halife Velid ölür, yerine Süleyman ibni Abdülmelik halife olur.. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan Kuteybe Kasgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak kendi komutanları tarafından 11 yakını ile birlikte 716 senesinde kafası kesilerek öldürülür.. Çünkü Kuteybe’nin komutanları Halifeye karşı gelmek istememişlerdir..

2. Büyük Katliam.. ( Curcan Katliamı )

Kuteybe ve Haccac’ın ölümü, Arapların Türkleri Müslümanlaştırmak ve Türk şehirlerini talan etmek politikalarında bir değişiklik yapmamıştır.. Öncelikle, Araplardaki Türklere karşı olan korku ortadan kalktığı için, Araplar, Kuteybe’den sonra da aynı şekilde Türk yurtlarına saldırılarını sürdürmeye devam etmişlerdir.. Kuteybe’nin öldüğü aynı yıl olan 716 da, Yezid ibni Muhelleb Horasan’a vali atanır.. İlk iş olarak Dağıstan’ı işgal eder.. Dağıstan meliki Saltekin, Yezit’e karşı uzun süre dayanır.. Sonunda Dağıstan düşer.. Şehir yağmalanır ve 14000 kişi öldürülür..Dağıstan’dan sonra Curcan’a yönelir.. Curcan 300.000 dirhem karşısında savaşmadan teslim olur.. Yezid, Curcan’a bir bölük asker yerleştirerek, Taberistan’ a doğru yola koyulur.. Taberistan Meliki, İsfehbed, Deylem melikinden 10000 kişilik bir yardım alarak savaşa başlar.. İsfehbed savaşırken, Curcan halkı da ayaklanarak Esed ibni Abdullah komutasındaki askerleri imha ederler.. Yezid öfkeye kapılır, Curcan’lı Türkleri yendiğinde kanlarından değirmen döndürüp ekmek yiyeceğine dair Allah’a yemin eder.. Askerlerini toplayarak Curcan üzerine yürür.. Curcan beyi, şehirden çıkarak Curcan kalesine çekilir. 7 ay süren savaştan sonra, kale düşer.. Curcan beyi öldürülür.. Kaledeki askerler esir alınır.. Araplar, daha sonra Curcan şehrine girerler.. Burada da aynı şekilde Kuteybe’nin yaptiğı katliama benzer bir katliam yapılır.. Türkleri öldürerek, 4 fersah boyunca sağlı sollu ağaçlara astırır.. Allah’a verdiği sözü yerine getirmek için, esir aldığı binlerce Türk’ü, Enderiz vadisindeki nehrin kenarına sürükler, orada askerlerine korumasız Türkleri öldürtür.. Öldürülen Türklerin kanlarını nehire akıtır.. Nehrin suyuyla akan kanlardan, ilerideki değirmenden un ve ekmek yaptırarak yer ve Allah’a verdiği sözü yerine getirir.. Katliamdan geriye kalan kız ve kadınlardan beş de biri cariye olarak halifeye ayrıldıktan sonra, geriye kalanlar askerler arasında ganimet olarak paylaştırılır..

Kaynaklar Curcan katliamında Talkan katliamında olduğu gibi yaklaşık 40.000 Türk’ün öldürüldüğünü söylerler..

717 yılından sonraki zaman, Arapların kendi aralarındaki çatışmalarla geçer.. Buraya kadar dikkat ederseniz, ilk Arap saldırıları başladığında Kibac hatun diğer Türk Beyliklerinden yardım istediği halde istediği yardım kendisine verilmemişti.. Sonra o yardımı göndermeyenler, yardıma muhtaç duruma düştüler.. Bu olaylardan Türklerin daha o zaman da aralarında tam bir birlik ve beraberlik sağlayamamış olduklarını görüyoruz.. 717 yılında Ömer ibni Abdulziz halife olur..İki yıl sonra hastalanır yerine, 719 da, Yezid ibni Abdülmelik geçer.. Yezid ibni Abdülmelik ile Yezid ibn Mehleb’in arası iyi değildir.. Yezid ibn Mehleb hapse attırılır ancak, Yezid ibni Mehleb hapisten kaçarak, Basra’da örgütlenir ve Yezid ibni Abdülmelik’e karşı ayaklanır.. 721’de Abbas ve Mesleme adında iki komutan önderliğinde kurulan hilafet ordusu Yezid ibni Mehleb ile savaşır.. Bu savaşta Abbas ve Yezit ibni Mehleb olur.. Yezit’in kafası kesilerek halife Yezit ibn Abdülmelik’e yollanır.. Mesleme, Mehleb’in yakını olan yaklaşık 300 kişinin daha kafasını kestirerek öldürtür. Yezid ibni Mehleb’in oğlu olan, Muaviye ibni Yezid’de elinde bulundurduğu 32 kadar Mesmele taraftarının kafasını kestirtir.. Aralarındaki savaş, Mehleb taraftarlarının tamamen yok edilmesi ile biter… Mesmele, Mehleb’den ele geçirdiği aralarında Türklerin de bulunduğu cariyeleri Cerrah ibni Hakem’e satar..Bu arada, Yezid ibni Mehleb’in yerine getirilen yeni Horasan Valisi, Cerrah ibni Abdullah, Türkmenistan’ın iç kısımlarına bazı saldırılar yaparsada başarılı olamaz..

Kuteybe’nin ölümüyle birlikte Türk topraklarına yapılan akınlar eskisi kadar başarılı olamamışlardır.. Bu dönemde İslam yayılmacılığı bir duraksama içine girer.. Halife II. Ömer ibn Abdülaziz, işgal altında bulunan yörelerdeki Arap egemenliğinin her geçen gün biraz daha zorlaşır bir hale gelmesinden dolayı bu bölgelerde yaşanan gerginliğin azaltılarak İslam’ın kuvvetlendirilmesine çalışır.. Kendisine bağlı yöneticilere, “ Bundan böyle Türk Beyliklerine saldırmayın, hakimiyetiniz altında bulunan bölgelerde gücünüzü arttırarak İslamı yaymaya çalışın” demiştir.. Ayrıca, II. Ömer, Müslüman olan halklardan cizye alınmamasını istersede, Arapların gelirlerinde önemli ölçüde düşme olmasından dolayı bu karardan daha sonra, Türklerin Müslümanlıkarında samimi olmadıkları bahane edilerek vazgeçilmiştir.. Bu arada Horasan’da Cerrah ibni Abdullah, yerine Abdurrahman ibni Nuaym atanmıştır..

Hakan Sulu'nun Göktürk Boylarının Başına Geçmesi

Türkler, Arapların istilasına karşı direnişlerini Çin’den yardım isteyerek sürdürürler.. Daha önce Araplarla işbirliği içinde olan Tugsad da, 718 yılında Çin imparatorundan yardım ister.. Çin, Türklere yardım göndermez.. Turgis Kaani Sulu, Bati Göktürk Boylarının başına geçerek, 720 yılında Sogd’daki Türklerin Araplara karşı isyanını desteklemek için bir birlik gönderir.. Sulu’nun, Kur-Sul adındaki komutanı, Seyhun nehrini geçerek, Sogd’a gelir ve oradaki diğer Türklerle birleşerek, Semerkant’a doğru yürür.. Arap Valisi, Said ibni Haris, Türkleri durduramaz ve Semerkant’a çekilir.. Ancak Türkler Semerkant’ı kuşatamazlar.. Bu arada Said ibni Haris yerine 721 yılında Horasan’a Said ibni Harasi atanır.. 722’de Hisam Halife olur, Said ibni Harasi’yi görevden alarak yerine Müslim ibni Said’i atar.. Müslim ilk olarak Afşin’i haraca bağlar.. Seyhun’u geçerek bütün ekinleri ve ağaçları yakarak ilerler.. Bunun üzerine Turgis Hakanı Sulu, Müslim’in üzerine yürür.. Sulu’nun üzerine geldiğini ögrenen Müslim geri çekilmeye başlar.. Seyhun nehri yakınlarında, bir başka Türk birliği tarafından durdurulur.. Bir yandan yukardan Sulu’nun birlikleri ilerlediği için acele eden Müslim, zayiat vermesine rağmen, Seyhun nehrini geçerek Semerkant’a çekilir.. Bu yenilgi üzerine, Müslim görevden alınır, yerine Esed ibni Abdullah atanır..Esed ilk olarak Hoten şehrini ele geçirerek yağmalar.. Ancak, Turgis Hakanının Müslim’i kovalamasından cesaret alan halk Araplara karşı ayaklanır.. 726 yılında Turgis Hakanı Sulu kararlı bir şekilde Esed’in üzerine yürür.. Huttal’da çarpışırlar.. Esed, Sulu karşısında ağır bir mağlubiyet alır.. Bunun üzerine 727’de Esed’de görevden alınarak yerine Esres ibni Abdullah atanır..

Esres halk üzerinde baskı uygulayarak denetim kurabileceğini düşünürsede başarılı olamaz.. Bir kısım halk Müslüman olduklarını söyleyerek vergi vermek istemezler ve Turgis’lerden yardım isterler. Turgis Hakanı Sulu 728 yılında Buhara’yı zapteder.. Bu arada Esres’in yerine Cüneyt ibn Abdurrahman geçer..Araplar Semerkant’a çekilir..Hakan Sulu ve Kur-Sul idaresindeki Turgis kuvvetleri 729 yılında 58 gün süreyle Arapları Kemerce kalesinde kuşatma altında tutarlar.. Açlıktan ölme noktasına gelen Araplar Kemerce’den çıkarak teslim olurlar, yapılan anlaşma gereğince teslim olanlar Debusia’ya gönderilirler.. Daha sonra Hakan Sulu, Semerkant’ı kuşatır.. Semerkant’ın işgal komutanı Savra ibni Hurr, Cüneyd ibni Abdurrahman’dan yardım ister.. Cüneyd yardıma gelmeden Savra ve Hakan Sulu Semerkant yakınlarında savaşırlar.. Araplar savaşı kaybeder, Semerkant’ın Arap Karargah komutanı Savra bu savaşta ölür.. Halife Hisam, Kufe ve Basra’dan 20000 kişilik ek bir kuvveti Cüneyd ibni Abdurrahman’a gönderir.. Hakan Sulu 732’de Buhara’yı terk ederek çekilir.. 734’de Cüneyd ibni Abdurrahman ölür, yerine Asım ibni Abdullah geçer, bir yıl sonra onun da yerine Halid ibni Abdullah geçer..

Hakan Sulu'nun Ölümü ve Cuzcan Beyinin ihaneti

Hakan Sulu, 737 yılında Halid’in üzerine yürür.. Araplar zayiat vererek Ceyhun’un güneyine çekilir.. Türkler Ceyhun nehrini geçerek Arapları Belh’e kadar çekilmeye zorlar, ancak Cuzcan önderi, Arap’larla birleşerek Hakan Sulu’nun ülkesine çekilmesine sebep olur.. Göründüğü kadarı ile eğer Cuzcan önderi Araplarla işbirliği yapmamış olsaydı Hakan Sulu’nun ordusu muhtemelen Arapları Türk topraklarından temizleyecekti.. Hakan Sulu ülkesine döndükten sonra bir zamanlar Araplara karşı beraber savaştiğı Kur-Sul tarafından şahsi nedenlerden dolayı öldürülür..

Bu gelişmenin birazda Çin tarafından tezgahlandığı, ve tarihte Çin’in Türk Beyliklerini birbirine düşürme siyaseti olarak görülür.. Hakan Sulu’nun ölmesi Araplar arasında sevinçle karşılanır.. Öyleki Horasan Valisi Araplara Hakan’ın öldürülmesinden dolayı şükür orucu tutulmasını ister.. Haberi Halife Hisam’a ulaştırırsa da, Halife bu haberin doğruluğunu anlamak için güvendiği adamlarını yollayarak haberin doğruluğunu öğrenmelerini ister.. Hakan Sulu’nun öldürülmesinden sonra Türkler bir daha toparlanamazlar.. Arapların Türk yurtlarından temizlenmeleri ile ilgili umutları bir anda söner.. Öncelikle Dikhanlar denen yerel egemenlikler Araplara büyük tavizler verirler.. Müslümanlığı kabul eden kişilere büyük ekonomik çıkarlar sağlanır.. Cizye olarak alınan vergilerin miktarları düşürülerek önceki zorlamalara göre çok daha yumuşak bir sömürü politikası uygulanır.. Buraya kadar ki tarihte Türklerin zorla Müslümanlaştırılmalarına hizmet etmiş olan en önemli 2 isim, Arap Komutanı Kuteybe ve Hakan Sulu’nun tam önemli bir darbe indirmek üzereyken kendini Araplara satarak onlarla işbirliği içine giren hain Cuzcan Beyi’dir.. Kur-Sul’da, Turgis Hakanı Sulu’yu şahsi çıkarları uğruna öldürerek ister istemez Arapların korkulu rüyasını ortadan kaldırmış, Müslümanlığın Türk topraklarında daha rahat bir şekilde yayılmasına neden olmuştur..

Kur-Sul'un Ölümü ve Türk Ordularının Dağılması

Emevilerin son valisi, Nasır ibni Seyyar’ın valiliğe gelmesi ile birlikte Güney Türkistan’da Arap güçlerinde bir toparlanma başlar. Nasır, Arap hakimiyetinin yumuşak bir politika ile daha kolay bir şekilde yayılabileceği bilinci ile güçlü bir ordu kurarak Türk topraklarına yayılır. 739 yılında Araplar Semerkant’a tamamen yerleşirler.. Ancak, Seyhun nehrini geçmeye çalışırlarsada, Kur-Sul komutasındaki Türk ordusu tarafından durdurulurlar.. Sayı olarak Kur-Sul’un ordusundan daha kalabalık olmalarına rağmen, nehrin öte tarafına geçmeye cesaret edemezler.. Ancak bu arada Araplar için hiç beklemedikleri bir gelişme olur.. Araplara karşı saldırı düzenlemeyi planlayan ve bu nedenle nehrin etrafında keşif yapan Kur-Sul, Arap askerlerine yakalanır.. Nasır, Kur-Sul’u hemen öldürerek cesedini Türklerin görebileceği şekilde Seyhun nehrinin kenarına astırır.. Bu manzara çok geçmeden Türkler üzerinde beklenen etkiyi yapar ve Türk ordusu zaten sayıca üstün olan Araplar karşısında dağılır.. Taşkent ve Fergana da teslim olur.. Nasır,bundan sonra Arap hakimiyetini daha yumuşak politikalar uygulayarak sürdürür.. Yurtlarını terk ederek giden Türklerin geri dönmeleri halinde vergi borçları affedilir.. Halk içinden Müslüman olanlara bazı ekonomik ve sosyal çıkarlar sağlanarak, onların kendiliğinden Müslümanlığı seçmeleri teşvik edilir.. İslam’ın taraftar bulabilmesi için, gerek korkutarak, gerek teşvik ederek gereken her türlü tedbiri alınır.. Bu alınan tedbirler yavaşda olsa sonuç verir.. Türk topraklarındaki son Emevi Arap valisi Nasır ibni Seyyar Türklere İslam’ı kabul ettirtmeyi başarmıştır..

Bizi ilgilendiren tarih buraya kadardır.. Bundan bir süre sonra Arap topraklarında, Emevi Hanedanının egemenliği son bulur ve Abbasilerin devri kendini gösterir..

749’da Abbasiler Emevi Hanedanını zorlamaya başlar.. Arap topraklarında başlayan iç savaş, Emevilerin dışarı yayılmaları için gerekli olan kuvvetin bölünmesine yol açar.. Abbasilerle birlikte, Müslümanlaştırılan halklar üzerinde daha uyumlu, onların örf ve ananelerine uyan bir İslam uygulanır.. Emevilerden sonra İslamiyetin evrensel bir din olduğu şeklinde uygulamalar yapılarak İslam'ın daha geniş kitlelere yayılmasına özen gösterilir.. Bu şekilde önceleri Arap dini olarak kurulan din, giderek daha bir evrensel görünüm kazanır.

Bu arada Araplar arası çatışmalar da giderek şiddetlenir.. Araplar arası kavgada Mevaliler, yani azat edimiş köleler de belli bir önem kazanırlar..

Bu çatışmaların içinde olan Arap şefleri Mevali’yi kendi taraflarına çekmek isterler.. Ancak, bütün Müslümanları eşit gören İslam karşısında Mevali’nin durumu belirsizdir.. Mevali, eşitliği öngören İslam adına, Arap üstünlüğüne karşı çıkar.. Ali tarafı ve Peygamberin amcası Abbas’ın soyu, Emeviler tarafından kendilerinden hile ve zorbalıkla alınan iktidarlarının asıl sahipleri olarak görünmeleri, beraberinde bir takım siyasal sorunları da başlatır.. Bu arada, sınıfsal farklılıklar ve beraberinde yaşanan olumsuzlukların nedeni olarak, ezilen sınıf tarafından İslamın kendisi değil, Emevi hanedanın iktidarı sorumlu tutulur..

Müslüman Araplar Türklere Neden Saldırmıştır

Genelde, bu tarihi bilen İslami çevreler, Müslüman Arapların Türklere saldırmasını, onları İslam dinine davet etmek, gerekirse bu uğurda zor kullanarak, onları İslam'a boyun eğdirmeye zorlamak şeklinde yorumlarlar.. Ancak tek neden bu değildir..

Bu konu da ayrıca Zekeriya Kitapçı'nın Yeni İslam Tarihi ve Türkler adlı Kitabında anlatılmıştır.. Aşağıdaki pasaj, aynı kitaptan alınma bir bölümdür.

Değişen Arap Toplumunun Yeni Hayat Anlayışı

a-) Harbeden Askerlerin Servete Kavuşma İsteği

Arapları, Orta Asyayı fethe zorlayan bir diğer faktörde harbeden askerlerin kısa zamanda büyük servet ve zenginliklere sahip olmaları idi. Değil daha sonraki devirler, ilk devirlerdeki fetih hareketlerinde bile sosyo-ekonomik nedenlerin çok önemli bir faktör olduğu ortaya çıkmaktadır. Genellikle Bedevi, çölde yaşayan, fakru zaruret içinde çok insafsız bir hayat mücadelesi içinde yoğrulan Araplar, daha İslamın ilk devirlerinde harbedeb askerlerin verilen yüksek maaş ve ganimetler dolayısıyla kısa zamanda büyük bir servet ve zenginliğe kavuştuklarını görmüşlerdir. Mücahit gazilerin bundan sonraki yaşantıları ve hayat seviyeleri bir anda değişmiş ve harbe iştirak etmeyenlere nazaran çok daha iyi ve müreffeh bir hayat sürmeye başlamışlardır. Bu kabil Arap bedevilerinin o zamanki durumu, bugün Anadolu'nun iç kısımlarından kalkarak aynı sosyo-ekonomik nedenlerle çalışmak için Almanya'ya giden Türk köylüsünü ve onun sosyal hayatındada meydana gelen başdöndürücü değişiklikleri hatırlatmaktadır. Bunun içindir ki Arap kabileleri çeşitli cephelerde savaşmak için hata Hz. Ömer devrinde Medine'ye çok büyük kafileler halinde akın akın gelmeye başlamışlardır. Daha sonraları bunları Bedevi aileler takip etmiş ve dolayısıyla Arap yarımadasının dışına daha o devirlerden itibaren çok büyük bir Müslüman Arap göçü L. Caetani'nin ifadesiyle tarihte ilk defa Sami ırkının göçü başlamış oluyordu.

Tarihte belki ilk defa vaki olan bu Sami Arap göçü, Emeviler devrinde de bütün canlılığı ile devam etmiş, sadece İran'a değil, Türkistan'ın Buhara, Baykent, Semerkant gibi daha birçok büyük şehirlerine önemli ölçüda Arap aileleri yerleştirilmiştir. Özellikle Buhara'ya yerleştirilen bu kabil muhacir Arap aileleri o kadar çoktu ki, Kuteybe b. Müslim be yerleşik Arap nüfusu ve kesafetine dayanarak bu büyük Türk şehrini nerede ise kolonize etmeye kalkışmış ve bunda önemli ölçüde de muvaffak da olmuştur. Genellikle 25-50 bin arasında değişen ve aile efradıyla birlikte yapılan bu göçler, bir taraftan İran ve Türkistan'ın büyük şehirlerinin Arap nüfusuyla iskan edilmesine, diğer taraftan da siyasi Arap hakimiyetinin bölgede daha kolay bir şekilde yerleşmesine ve hatta İslam dininin gelişme ve yayılmasına da yardım etmiştir.

b-) Yaygın Geçim Sıkıntısı

Müslüman Arapları komşu ülkeleri ve bu arada Türkistanı fethetmeye zorlayan önemli sebeplerden bir diğeri de çok yaygın hale gelen geçim sıkıntısıdır..Nitekim, el-Mesudi'nin en güzel kitap olarak tavsif ettiği ve fetih hareketlerini çok daha objectif kriterler içinde ele alan ilk tarihçilerimizden Belazuri'nin Fütuhu'l Büldan adındaki kıymetli eserinde, Arapların geçim sıkıntısı yokluk ve mahrumiyetler içinde sürdürdükleri hayat mücadelesi nedeniyle komşu ülkeleri fethetmeye zorlandıkları ve bu ülkelerde çok büyük sayıda yerleştikleri hakkında sarih ifadeler vardır. ( Sayfa 299..)

Taberi Anlatımları

Aşağıdaki pasajlar doğrudan Taberinin anlatımından alınmıştır.

Tarih-i Taberi / Cilt 3/(Syf-343)

Her kim Türk’lerden baş getirirse yüz dirhem vereceğim. İmdi müslümanlar bir bir Türk’lerin başını kesip getirip 100 dirhemi aldılar.Ve Türk’leri dağıtıp hesapsız kırdılar ve mübaleğa ile mal ve ganimet alıp yine dönüp Merv’e geldiler.

Yaz gelince Kuteybe Horasan şehirlerine nameler gönderip asker topladı. Sonra göçüp Talkan’a vardı. Şehrek ki Talkan meliki idi. Neyzekle müttefik idi. Kuteybe’nin geldiğini işitince kaçtı. Kuteybe Talkan’a girdiği vakit hükmetti ki ahalisini kılıçtan geçireler. Nekadar kırabilirlerse kıralar. Bunun üzerine Kuteybe’nin askeri orada hesapsız adam öldürdü.

Rivayet ederler ki 4 fersenk yol iki taraftan muttasıl ceviz ağacı dallarına adamlar asılmış idi. Oradan göçtü. Mervalarüd’e kondu. Oradaki melik kaçtı. Kuteybe onun da iki oğlunu tuttukta kalan şehrin beyleri itaat edip istikbale geldiler.(Syf-344)

Kuteybe dedi: - Vallahi eğer benim ömrümden üç söz söyleyecek kadar zaman kalmış olsa bunu derim ki (Uktülühü uktülühü uktülühü). ( Hepsini öldürün, hepsini öldürün, hepsini öldürün )

Bunun üzerine Neyzek’i ve iki kardeşi oğulları ki biri Sol ve biri Osman’dır. Ve yine o kendisi ile mahsur olanların hepsini öldürdüler.hepsi 700 adam idi. Buyurdu başlarını kesip Haccaca gönderdiler.(Syf-347)

Kuteybe deve palanı demek olur.(Syf-351)

Ganimet malının beşte birini Haccac’a gönderip Semerkant’ın fethini de ilan etti. Haccac da bu haberi işitip sevindi. Kuteybe tekrar Merv’e döndü. Kardeşi Abdullah’ı Semerkant’a emir yaptı. Askerlerinin bir miktarını onun yanında bıraktı ve lüzumu kadar harp aleti verip, Abdullah’a dedi: Kafirlerden hiç kimseyi Semerkant’a girmeye bırakma, ancak eline bir parça balçık ver ve o balçığın üzerine mühür vur.(Syf-353)

Kuteybe’nin Havarizem Şehrine Gitmesi Haberi

Havarizem melikinin adı Çaygan idi. Ondan küçük Havarizad adlı bir kardeşi vardı. Çaygan’ın üzerine galebe etmiş idi ve onun bütün işini tutmuş idi. İşitse ki Çaygan’ın eline güzel bir cariye girmiş, yahut bir nefis bir kumaş almış derhal adam gönderip aldırırdı.Yine işitse ki bir kişinin güzel kızı var yahut güzel bir avreti var derhal mecal vermez,çekip alırdı.Hiç kimse men edemezdi. Ve Çaygan’a ondan şikayet etseler ben ona bir şey diyemem,derdi. Çaygan da onun elinden bunalmış idi.Bu işi bu şekilde uzatınca Çaygan’ın tahammül etmeye takatı kalmadı.El altından Kuteybe’ye adam gönderdi. Havarizem şehirlerinden üç şehrin kilitlerini bile gönderdi.

Ve Kuteybe’ye dedi: Havarizem’e gelip kardeşimi öldürürsen her ne dilersen vereyim,dedi.Lakin bu haberi hiç kimseye bildirmedi.Bu haber Kuteybe’ye ulaşınca gaza vaktı idi.Kuteybe kavmine Segat gazasına varırız diye bildirdi.Çaygan’ın adamını geri gönderdi.Havarizad’e haber verdiler ki Kuteybe Segad’a gazaya gider. O da gayet sevindi. Ve kavmine bildirdi ki bu yıl cenkten eminsiniz,zira Kuteybe segad’a gidermiş.Ve bizde iş’e meşkul olalım dedi.Bilmedi ki Kuteybe kendi üzerine gelir. Bu esnada Kuteybe ansızın bin atlı ile Medinetül Fil ki Havarizemin ulu ve muazzam şehridir.Zira Havarizem ülkesi üç şehirdir.Ondan ulusu yoktur.Kuteybe çıkıp geldi.Havarizem halkı Kuteybe’yi görüp korktular. Kuteybe doğru Çaygan’ın yanına geldi.Ve Havarizad’a haber verdiler ki ne gafil durursun işte Kuteybe erişip alemi fesada verdi.Havarizad anladı ki bu iş Çaygan’ın başı altındadır.Diledi ki Çaygan’ı öldüre.Lakin fırsat ve mecal bulamadı.İmdi hazır bulunan sipahi ile sürüp Medinetil Fil’e geldi.Çaygan o üç şehri Kuteybe’ye verip kendisi de Kuteybe’nin yanına geldi.Ve Havarizad şaşkına döndü. Nihayet Kuteybe’ye adam önderip aman diledi.

Kuteybe dedi: Amanı kardeşinden dile eğer o aman verirse benden emin ol.

Havarizad dedi: -İmdi bildim ki benim ölmem lazım. Zira benim kardeşime boyun eğmem ölmek demektir.Belki ölmek muti olmaktan iyidir,dedi. Bunun üzerine cenge koyuldu. Bir saat cenk edip sonunda tutuldu.Kuteybe’ye getirdiler. Kuteybe dedi:Kendini nasıl görürsün.

Havarizad dedi: -Ey emir,beni melamet etme ki ben kılıca eli onun için vurdum ki seninle benim aramda bir hüküm zahir ola.İmdi fırsat senin oldu,bana ne öğünmek gerek,ne dilersen et. Bunun üzerine Kuteybe buyurdu.Dışarı çıkıp boynunu vurdular.

Çaygan dedi: -Ey emir,henüz gönlüm şifa bulmadı.

Kuteybe dedi: -Daha ne dilersin?

Çaygan Dedi: -Dilerim ki onunla bile olan kimselerin hepsini öldüresin.

Kuteybe dedi: -İmdi sen benim yanıma topla, ben öldüreyim.

Çaygan da hepsini tutup getirdi.Kuteybe cümlesini öldürüp mallarını aldı. Çaygan şöyle şart etmiş idi ki:Bin baş esir ve nice bin kumaş vere. İmdi Kuteybe Medinetül File girip o malı Çaygan’dan aldı.

Çaygan Kuteybe’den yardım diledi.Zira Camhüd meliki daima gelip Çaygan ile cenk ederdi.Ve Çaygan’ı gayet incitirdi.Kuteybe Abdurrahman’ı ona yardıma gönderdi.Ve Abdurrahman varıp muharebe etti ve o meliki öldürdü.Çaygan o yerleri fethedip dört bin baş esir aldılar. Kuteybe buyurdu. Hepsini öldürdüler. (Syf-349-350)

-Şaş askeri bize gece baskın etmek dilerrmiş, imdi varın onların yolunda filan yerde pusuda durun.Ve onlar çıktığı vakit üzerlerine sürünüz.Ola ki bir fetih edesiniz,dedi.Muslih b.Müslim’I bunlara kumandan tayin etti.Muslih de gelip o 700 adamı üç bölük etti.Bir bölüğünü yolun sağ yanına,bir bölüğünü sol yanına koydu ve kendisi bir bölükle yolun üzerine durdu.Gece yarısı geçince Şaş askeri çıkıp geldiler.Muslih’i yol üzerinde görünce cenge meşgul oldular.Ve o iki bölük gaziler de iki taraftan hamle edip aç kurdun koyuna girdiği gibi kafirleri tarumar ettiler.Gazilerde Şübe adlı bir bahadır yiğit vardı.Kendisini Şaş güruhuna ve kalabalığına vurdu.Onların ortalarında bir melikzadeleri vardı.Yetişip Şübe onu kulağı tözünden kılıç ile çaldı.Öyle bir çaldıkı başı top gibi havaya uçtu.Şaş askeri bu heybeti gördüklerinde hepsi bozguna uğradılar.Müslümanlar ardına düşüp onları hesapsız kırdılar.Onlardan kurtulan pek az oldu.Ve onların ekserisi Melikzadeler idi.Ziynetli ve silahlı kimselerdi.Onların başlarını ve silahlarını ve elbiselerini hepsini aldılar geri dönüp Sürür ile Kuteybe’nin yanına geldiler. Ertesi gün Kuteybe hükmetti ki cenge atılalar.

Gavrek Kuteybe’ye adam gönderip dedi: -Bu ettiğin harbi öyle zannetme ki arapların kuvveti ile edersin belki acemden benim kardeşlerimdir ki sana yardım edip cenk ederler.Yoksa harbe arapları gönder.Gör ki biz de neler ederiz,dedi.Kuteybe bu sözü işitip gadaba geldi ve münadilere çağırttı.Müslüman mübarizleri toplanıp kafirlerin üzerine yürüyüş ettiler ve buyurdu ki mancınık kurdular ve bir burcu döğe döğe yıktılar.Ve Müslümanlar o yıkılan yerden hücum ettikte kafirlerden bir bahadır er gelip o gedikte durdu her kim ileri gelse mecal vermez öldürürdü.Müslümanlarda silahşörler çok idi.Kuteybe onları çağırtıp dedi ki:Sizden kim ki o şahsı ok ile vurursa ben ona on bin dirhem veririm.O silahşörlerden biri ileri yürüyüp ok ile o şahsı atıp gözünden vurdu ve ensesinden çıktı.derhal düştü.O kişi Kuteybe’nin yanına gelip on bin dirhemi aldı



24 Nov 2011

FETULLAH GÜLEN



ABD’de hayata
geçirilen, Büyük Ortadoğu, Ilımlı İslam ve Modern İslam Savunucularından olan
Fetullah Gülen’in Bu kapsamda Türkiye’de NUR Cemati adında bir örgütü
bulunmakradır. Sığınma amacıyla gittiği ABD’de Türkiye’ye ve Laik Cumhuriyet’e
karşı Fitne ve Fesatlıklar üretmektedir. İlk okulu bile Yabacı ülkelerde
bitiren fetullah gülen; ne zaman başı sıkışsa anında ABD’ye kaçmıştır. 1950'lerden
itibaren dünyanın efendiliğine soyunan ABD, kıtalararası imparatorluğunu
sürdürmek için, her kıtasal din içinde kendisine bağlı bir tarikat örgütledi.
Bu tarikatlardan birtaneside Fetullah Gülen Yönetimindeki NUR Cematidir. Dinler
arası diyaloğ işleri yapan Fetullah Gülen’e bu konuda CIA örgütü ciddi destekler
vermektedir.



Diğer cemaatler
Kur'an kursu ve İmam Hatip Liseleri gibi doğrudan dini eğitim kurumlarına önem
verirken, Fethullah Gülen cemaati, Turgut Özal döneminde, yurt içinde Anadolu
liseleri ve kolejler açmaya başladı. Sovyetler Birliği'nin çözülmesi üzerine
Gülen örgütü uluslararası okullar atağına geçti. Gülen'in öncelik verdiği
ülkeler son derece dikkat çekici: Orta Asya, Kafkaslar, Balkanlar. Yani
Amerika'nın ilgi alanındaki bölge ve ülkeler. Nitekim 1992'den itibaren,
öncelikle Orta Asya Türk cumhuriyetleri olmak üzere Kafkas ve Balkan
cumhuriyetlerinde, "Fethullahçı" diye bilinen vakıf ve şirketler, art
arda kolejler açtılar. Ardından Asya ve Afrika ülkeleri geldi. (NOT: Rus Devlet
yetkilileri Gülen cemati’nin Rusya’daki faliyetlerini CIA üyesi olduğu için durdurma kararı almıştır)



Fethullah Gülen, 28
Şubat sürecinde panikledi. Uzun süre ABD'de kaldı. Hükümet ve CIA
yetkilileriyle görüşmeler yaptı. Cumhuriyet Devrimi güçlerini, "Arkamda
Amerika var" mesajı vererek tehdit etmeye çalıştı. İkinci Cumhuriyetçi
köşe yazarlarını seferber ederek kendini Amerika'nın adamı olarak savundurttu.
Nevval Sevindi'nin Sabah Kitapları'ndan çıkan, "Fethullah Gülen İle New
York Sohbeti"nde ABD emperyalizmiyle Nur tarikatının bağı, açıkça dile
getiriliyor. İşte o kitaptan bazı alıntılar:



"Amerika şu
andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak
işler buradan idare edilebilir. Amerika hâlâ bu dünya gemisinin dümeninde
oturan bir milletin adıdır. Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli
rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli. Amerika göz ardı edilerek şurada
burada bir iş yapılmaya kalkılmamalı. Amerikalılar istemezlerse kimseye
dünyanın değişik yerlerinden hiçbir iş yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü
kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde
okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığınız sürece bu
projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz. Amerika ile iyi geçinmezseniz
işinizi bozarlar. Amerika'nın bize yarım arpa kadar sadece bizim menfaatimize
desteği yoktur. Buna rağmen şurada bulunmamıza izin veriyorsa, bu bizim için
bir avantajsa, bu avantajı sağlıyor demektir."



Fethullah'ın
okullarının propagandası, "Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar Türk dünyasının
hizmetinde" sözleriyle yapılıyor. Oysa bu okullar, Türkiye Cumhuriyeti'nin
değil, ABD'nin hizmetindedir. Gülen cemaati tarafından yurt dışında, özellikle
de Türk Cumhuriyetlerinde açılan okullarda, diplomatik pasaportlu Amerikalı CIA
ajanları, "İngilizce öğretmeni" diye barındırılıyor.



Bu işbirliği, Türkiye'de yapılan
üst düzey resmi bir toplantıda, bizzat Fethullahçı okul yöneticisi tarafından
itiraf edildi. Toplantıda, dönemin Milli Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam ve MIT
temsilcisi de bulunduğu halde, olay karşısında sessiz kalındı. Durum, devletin
resmi olarak yayımladığı kitapla da belgelendi.



Yer, Ankara'daki Başkent Öğretmen Evi. Önemli bir toplantı yapılmaktadır. Ev
sahibi, Milli Eğitim Bakanlığı Yurt Dışı Eğitim Öğretim Genel Müdürlüğü. Konu,
yurt dışında açılan Türk okullarının sorunları. Toplantıya, başta Milli Eğitim
Bakanı olmak üzere Bakanlığın bütün üst düzey bürokratları katılıyor. Dahası;
Başbakanlıktan, MİT'ten, Dışişleri Bakanlığı'ndan temsilciler de katılımcılar
arasında. Ve elbet, yurt dışında okul açmış vakıf ve özel şirket yetkilileri de
hazır.



Sıra, Özbekistan'daki 18 okulun sahibi gözüken Silm A.Ş.'nin yetkilisine
gelir. Bu okullar da, "Fethullahçılara ait" diye bilinmektedir.
Müdür, birçok talebini dile getirir. Sözlerini Amerika'nın Özbekistan'daki bir
uygulamasını örnekleyerek bağlar. MEB'in yayımladığı "Yurt Dışında Açılan
Özel Öğretim Kurumları Temsilcileri-İkinci Toplantısı" adlı kitabın 63-64.
sayfalarından okuyalım:



"Amerika Birleşik Devletleri, dostluk köprüsü adı altında getirdikleri
70 öğretmene diplomatik statü kazandırmışlardır. Biz de, eğer devletimiz,
büyükelçiliğimiz, bu konuda diplomatik statü konusunda bize yardımcı olursa
Türk öğretmenlerinin, Türk eğitim elemanlarının itibarlarının biraz daha
artacağını zannediyoruz."



Özbekistan'da diplomatik pasaportla bulunan ABD'li "öğretmen"lerin
çoğu, Gülen cemaatinin okullarında çalışmaktadır. İngilizce dil
"öğretmeni" olarak gözükmektedirler. Kırgızistan'da da 50-60 kadar
Amerikalı "öğretmen" var. Bunlar da diplomatik pasaportlu. Ve
Kırgızistan'da "Fethullahçı" diye bilinen okullarda
"öğretmenlik" yapıyorlar. Gülen'in okulları, Adriyatik'ten sadece
Çin'e kadar değil, Vietnam'a, Endonezya'ya kadar uzanmaktadır ve eğitim dili
olarak da Türkçe'yi değil, İngilizce'yi kullanmaktadır. Özellikle hazırlık
sınıflarında haftalık ortalama 24 saati bulan İngilizce derslerine, çoğu okulda
ABD'li ve İngiliz "öğretmenler" giriyor.



Gülen'in yurtdışındaki okullarında çalışan bine yakın ABD'li öğretmende,
yalnızca devlet görevlilerine verilen ABD resmi pasaportu var. Çoğunluğu Türk
Cumhuriyetleri'nde faaliyet yürüten okullardaki ABD'li öğretmenler, İngilizce
adıyla "official passeport"a sahipler. Amerikan Eğitim Bakanlığı
personeli olmayan ABD'li öğretmenlerin, normal olarak turist pasaportu sahibi
olmaları gerekiyor. Ancak, Amerikan devleti, Gülen'in okullarında çalışanları
resmi görevli sayıyor. Türkiye'deki karşılığı "yeşil pasaport" olan
resmi görevli pasaportu, ABD'li öğretmenlere diplomatik dokunulmazlık sağlıyor.



İşte ABD, işte Gülen... Bütün bunlara rağmen, hangi vatansever Türk
vatandaşı hâlâ Gülen'in hizmetlerini savunabilir, anlamak çok güç...!




23 Nov 2011

 

 

 

 

 

24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ

İnsan, dünyaya geldiğinde, daha bebek iken gözlerini açar açmaz çevresindekilerini hissetmeye çalışır. Yemeği, içmeyi, emeklemeyi, yürümeyi, koşmayı ve konuşmayı öğrenir. Kendisini ve çevreyi algılamaya çalışır. Tüm bunlara karşın yine de yardıma muhtaçtır.

İnsanın yaşamdaki ilk yardımcıları anne, baba, abla, ağabey, nine ve dedesidir. Büyüyüp gelişen çocuk bilgilenme sürecine girer. Bu nedenle aile içi eğitim ve öğretim yetersiz kalır. Çocuğun bu döneminde ihtiyaç duyduğu bilgileri, ancak okulda öğretmen klavuzluğuda sistemli bir eğitimle olacağı ve yönlendirileceği somut olarak ortaya çıkmıştır.Okulun ve öğretmenin devreye girmesiyle ailenin de bu konuda sorunu çözülür.

Bir ulusun çağdaş ülkeler düzeyine erişebilmesi; eğitim ve öğretimin kaliteli ve bilimsel yöntemlerle yürütülmesi ile ancak mümkün olabilir.
Eğitim sorunlarını çözen uluslar; kültür, sanat, bilim, teknoloji, sosyo-ekonomik alanında da kalkınmış ve ilerlemiştir. Eğitime gereken önem ve ilgiyi göstermeyen uluslar, başka ulusların kölesi olmaya mahkumdurlar. Kalkınmanın temel şartı eğitim ve öğretimdir.

Öğretmen; insanları eğitmeyi ve öğretmeyi meslek edinen, eğitim kurumlarında çocuk ve gençlerin eğitim öğretimlerine rehberlik eden, yön veren ve yaşam hazırlayan kimsedir. Öğretmenler gününün amacı öğretmenin toplumdaki yeri ve rolü önemi ve değeri nedir, sorunlarını belirlemek ve öğretmeni olması gerekli yüce oruna oturtmaktır. Öğretmenlerin kendi aralarında bağı kuvvetlendirmek, öğrencileri ile aralarındaki sevgi, saygı ve dayanışmayı güçlendirmektir. Emekli olan öğretmenleri saygıyla anmak ve yeni atanmış öğretmenlere mesleklerinin kutsal bilincine varmalarını sağlamaktır. İşte, Öğretmenler Günü, bu fedakar öğretmenlerimizin kıymetini bir kez daha düşünüp anlamamızı sağlayan önemli bir gündür.

Öğretmenlerimize duyduğumuz saygı, sevgi ve şükranlarımızı dile getirmek için bu günü fırsat bilmeli ve bu duygularla, onların ellerini öpmeliyiz. Okulu bitirip hayata atıldığımız zaman, bizi bu günlere hazırlayan öğretmenlerimizi hatırlamak, ziyaret etmek ya da bir telefon, kart veya mektupla hatırlarını sormak onlar için en büyük ve en değerli armağan olacaktır.

Öğretmenler Gününün Kısa Tarihçesi
Türkler, ilk önceleri Göktürk ve Uygur alfabelerini kullanmışlardır.
8. Yüzyıldan itibaren, İslamiyetin kabul edilmesiyle birlikte Uygur alfabesi bırakılarak Arap alfabesine geçilmiştir.

Kurtuluş Savaşı'nı kazandıktan sonra, 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'i kuran ulu önder Atatürk, askeri ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda birçok yeniliği başlatmıştır. Bu yeniliklerden biri de, 1 Kasım 1928 tarihinde çıkarılan 1353 sayılı kanunla, Arap alfabesi yerine Latin alfabesinin kabulü olmuştur.
Bu tarihten itibaren yeni harflerin öğrenilmesi ve okur yazar sayısının artırılması konusunda büyük bir seferberlik başlatılmıştır.

24 Kasım 1928 tarihinde açılan, Millet Mektepleri'nde, yaşlı, genç, çocuk, kadın... herkese yeni harflerle okuma yazma öğretilmiştir.

Millet Mektepleri'nin açılışı ve Atatürk'ün Başöğretmenliği kabul tarihi olan 24 Kasım günü, 1981 yılından beri Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır


 



23 Nov 2011

Atatürk'ün Bombaladığı Dersim'i bugün AKP'de Bombalıyor...



22 Nov 2011
Laiklik Nedir

Laiklik, devletin, vatandaşlarıyla olan ilişkilerinde inançlara göre ayrım yapmaması ve ayrıca, herhangi bir inancın, özellikle de bir toplumda egemen olan inancın, aynı toplumda azınlıkların benimsediği inançlara baskı yapmasını önlemesi demektir. Kısaca laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.

Genel Anlamı: Laik olma durumu ( din işleriyle dünya işlerini ayıran, dinin dünya , özellikle devlet işlerine karışmasını istemeyen kişi, toplum, devlet.).

Felsefi Anlamı: İman ve inancınyerine, aklın egemenliğini kabul eden bir inançtır.

Hukuki Anlamı: Somut olarak devlet ile dinin birbirine karışmaması olarak ifade edilebilir.

Siyasi Anlamı: Siyasal iktidarın, dinsel kudret ve otoriteden arındırılarak bağımsız hale getirilmesidir.Yada dinin siyasal erk ve yaptırım gücüne sahip olmamasıdır.

23 Nisan 1920 tarihinde kurulan Türkiye Devleti, yeni bir hukuk sistemi kurmalıydı. Bu sistem Osmanlı İmparatorluğunun hukuk sistemine göre kurulamazdı çünkü bu sistem milletin çıkarları üzerine değil, daha çok Müslüman cemaat çıkarları üzerine kurulu bir hukuk sistemi idi. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunda İslam resmi din olarak tanınmakta, din ve devlet işleri bir arada yürütülmekte ve azınlıklara uygulanan ayrı kanunlarla kişilerin inanç özgürlükleri kısıtlanmakta idi. Atatürk, Yeni Türk Devleti'nin geleceğini, ayırıcı kanunlarla değil, birleştirici kanunlarla mümkün görüyordu. Bunun tek yolu ise din ve devlet işlerini ayırmaktı. Din, bireyin ahret hayatını hazırlayacak, Devlet de bireylerden kurulan milletin dünya yaşayışını idare edecekti. Böylece, politikacıların, dini siyaset düşüncelerine Alet ederek bireylerin dini duygularını istismar etmeleri önlenmiş olacaktı. Atatürk, bunları düşünerek Yeni Türk Devletini her türlü din tesirlerinin dışında, laik bir devlet haline getirmek için gerekli sosyal devrimleri yaptı.

Atatürk, laiklik yolunda ilk adım olarak eski nizamın kalesi ve laik hareketin engeli olan hilafeti kaldırmaya karar verdi. Bu müessesenin mevcudiyeti, biri muhafazacı ortaçağ, diğeri devrimci modern iki ayrı hukuk sistemi düşüncelerinin bir sistem içinde devamı demekti. Yüce önder, bu ikiliğin zorluklarını ortadan kaldırmak amacıyla 1 Mart 1924'te halifeliği kaldırdı. Halifeliğin kaldırılması, Atatürk'ün hukuk ve Adliye sisteminde yapılmasını tasarladığı yeniliklere imkan hazırlamıştı. Hilafetin kaldırılmasıyla ıslahat hareketlerinde köklü değişimler hız kazandı. Modern zihniyette uzmanlardan kurulmuş bir heyet, mecellenin yerine geçecek olan Türk Medeni Kanununu hazırladı. Mecelle, bizde XIX. Yüzyılın cemiyet ihtiyaçlarını karşılamak üzere hazırlanmış ve yürürlüğe konmuştu. Bu kanun, kendinden önceki hukuk sistemine göre uygun olmasına rağmen laikleşen bir dünyada Türkiye'nin işlerini dinden çıkarılan hükümlerle çözmeyi amaç tuttuğu için hukuktan çok dini temel tutan bir karakter taşıyordu. Bu suretle, Türkiye Büyük Millet Meclisi 17 Şubat 1926 tarihinde Türk Medeni Kanununu kabul etti. Bu kanunla, Türk Milleti bir ümmet medeniyetinden, bütün dünya milletlerinin ortak oldukları çağdaş medeniyete geçti. Türk vatandaşları din, mezhep ve cinsiyetleri ne olursa olsun hak ve ödev bakımından eşit oldular. Bu suretle Türk hukuk sistemi laik bir hale getirilmiş oldu. Devlet müesseseleriyle halkın laikleşmesi yolunda yapılan çalışmalara ve kanunlara rağmen anayasada laik cumhuriyet esaslarına zıt hükümlere dokunulmamıştı. Bu hükümlerin laikliğe uygun olarak düzenlenmesi gerekiyordu. Bunun üzerine, Türkiye Büyük Millet Meclisi 10 Nisan 1928 tarihli toplantısında anayasanın laikleşmesi prensibini kabul etti ve Anayasanın ikinci maddesinde mevcut "Türkiye Devleti'nin dini İslam'dır." fıkrası kaldırıldığı gibi 26. maddenin baş tarafında şeriat hükümlerinin T.B.M.M. tarafından yürütüleceğini (ahkam-ı şer'i yenin tenfizi) belirten cümle de kaldırıldı. Bunda başka milletvekilleri ve cumhurbaşkanının yaptıkları yeminlerde "vallahi" kelimesine yer veriliyordu, bu değiştirilerek namus üzerine ant içilmesi şekli kabul edildi. Bu suretle, Türk milletinin laikleşmesi yolunda başlamış olan çalışmalar, büyük ölçüde sağlanmış bulunuyordu.

Yüzyıllarca gericilerin din yoluyla halkı kandırıp çıkar sağlaması peşindeki çalışmalarını önlemek için, Atatürk din ile dünya işlerini ayırmış ve kişileri inançlarında özgür bırakmıştı fakat gericiler zaman zaman başkaldırıp laikliği dinsizlik olarak adlandırıp laikliğe aykırı olarak devletin sosyal veya iktisadi veya siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa dini inanç ve esaslara uydurmak amacıyla cemiyetler teşkil etmişlerdir. Bu tür cemiyetler kurmak, anayasamızca suç olarak kabul edilse de din devletini geri getirmeyi isteyenler, Müslüman halkın dini duygularını yalan ve yanlışlarla istismar ederek ülke içinde huzursuzluk çıkarmaya çalışmaktadırlar. Biz Atatürkçü gençlere düşen görev ise Atatürk'ün bize bıraktığı laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni irticai kuvvetlere karşı ilelebet muhafaza etmektir.

Laiklik Kavramı
Hıristiyanlığın, ilk yüzyılın sonuna doğru, kilise adamlarına "lericci "denilmeye başlanmıştır. Buna karşılık, inandığı din ne olursa olsun, din adamı niteliğinde bulunmayan bütün yığına da "laikos/laici " denilmesi yaygınlaşmıştır. Bu çağda "laici " terim toplumdaki değişik tabakaları din adamı olmayış niteliği çerçevesinde birleştiren ve isimlendiren genel bir terim olmaktan öteye gitmiştir.

Ortaçağda girişle birlikte, siyasal iktidarın kaynağı ve dinsel-siyasal iktidar iliş-kileri çok tartışılan bir konu haline gelmiştir. Bu tartışmalar içinde "laiklik ", bir siyasal iktidar yapısının adı olarak ortaya çıkmıştır.

Siyasal iktidarın kaynağının dinsel olmadığını ileri süren ve siyasal iktidar yapı-sının din kurallarına göre düzenlenmemesini savunan görüşler "laik " görüşler olarak adlandırılmıştır. Bu durumda belirtilen görüşlere uygun olarak oluşan siyasal iktidar yapıları da "laik " sistemlere yol açmıştır.

Laiklik siyasal iktidarın "siyasal iktidar-din" ilişkileri açısından belirli bir bi-çimlenmiş sistemdir; siyasal iktidarın dinsel kurallara göre sistemleştirilmesi ve dinsel emir-lerle bağlı bulunmaması anlamına gelmektedir. Bu nedenledir ki, laik siyasal sistemlerde, "siyasal yaşam" ve "siyasal iktidarın" da laik olması söz konusudur.

Gerçekten, laiklik, kilisenin siyasal iktidar üzerindaki egemenliğine ve sınırlayıcı-lığına son vermiş, siyasal ve dinsel iktidarın birbirinden ayrılmasına yol açmıştır.

Laik sistem içinde, dinsel inanç kişisel bir temele oturduğuna göre, bu inancı tüm toplum için geçerli bir duruma getirmeye yönelik eylem, din özgürlüğünün kötüye kullanılması anlamına gelmektedir. Belirtilen açıdan, laik devletin din karşısında ki tarafsızlığı. Dinsel inancın, laik sisteme uygun ölçüler içinde varlığı durumunda söz konusudur. Devlet, dinler karşısında tam bir tarafsızlıkla din özgürlüğü tanımakla yükümlü olduğu gibi din özgürlüğünün kötüye kullanılması anlamına gelen eylemleri de engellemekle görevlidir.

Laik Siyasal Düzenin Nitelikleri
• Laik düzenlerde "devlet dini" söz konusu olmaz. Kişilerin din açısından eşitliği kuralı.

• Laik bir siyasal sistemde, devletin yasal, toplumsal ve siyasal yapının dinsel kurallara uygun olması zorunluluğu söz konusu değildir. Yapısının belirli kuralları, dinsel inanç sistem ve teorisine uygun olabilir.

• Laik devlet sistemlerinde "din" kamu hizmeti olarak kabul edilmez. Devlet bir cemaatin dinsel gereksinimlerine yönelik çalışamaz, kişilerin dinsel inançlarına uygun davranabilmek haklarını güvence altına almakla yükümlüdür.

• Kişilere dinsel inanç özgürlüğünün tanınması, laik sistemin zorunlu bir sonucudur. Devlet, kişilere, dinsel inançları ne olursa olsun, inaçlarını açıklayıp yaymak, eğitim yapmak, dinsel inançlarına uygun ibadeti uygulamak, örgütlenmek haklarını tanımak ve bu hakların kullanımı ile ilgili yasal düzenlemelerde dinsel inancın türüne göre ayrım yapmamak zorundadır. Örneğin İtalyan anayasası "din özgürlüğünü" kabul etmekte ancak aynı anayasa "Katolikliği" resmi din olarak tanımakta ve papa'ya belirli ayrıcalıklar sağlamaktadır. Katolik dinsel inanç ayrıcalıklı bir durumdadır bu sebeple İtalyan siyasal sistemi "yarı laik" bir siyasal sistem olarak kabul edilmektedir.

• Laik bir siyasal yapının varlığı, devletin din özgürlüğü tanıması ile de gerçekleşmiş olamaz. Din özgürlüğü soyut bir kavramdır. Bu sebeple devlet bunun somut geçerliliğini sağlamakla yükümlüdür. Farklı dinlerin kendilerini ifadesini engellemeden ancak birbirlerine kurabilecekleri baskıyı engelleyici düzenlemelere gidilmelidir. Böylelikle özgürlüklerden doğan hakların kullanılabilme olanakları sağlanmalıdır. Devlet, özgürlüklerle ilgili olarak, etken, dinamik davranmak, özgürlüklerden doğan hakları sınırlayıcı, hukuka aykırı eylemleri engellemek zorundadır.

• Devlet, siyasal düzenin yapısını ve ideolojik kurallarını korumakla yükümlüdür.

Laik siyasal yapıya karşı, hukuka aykırı eylem, mevcut anayasal sistemin, anayasal değişim usulleri dışında usullerle "teokratik" bir yapıya dönüştürülmesine yönelik eylemlerdir. Bu durumda laiklik devletin hukuka aykırı bir biçimde dinsel temellere dayanan bir düzene dönüştürülmesine yönelik eylemlerin engellenmesini de zorunlu kılar.

Din özgürlüğü ile kişiye icra edilebilir hakların sağlanması, bunların o hakkın anayasal çerçeve içinde ve hukuka uygun kullanılmasını icra edilmesini gerektirir.

Laikliğin Tarihsel Gelişimi

Laik siyasal biçim uzun bir tarihsel sürecin ürünü olarak belirmiştir. Din, bütün toplumlarda yaygın bir olaydır. İlkel toplumlarda, toplum yaşayışı ve örgütlenmenin başlamasıyla din olayıda ortaya çıkmış, toplumların gelişme aşamaları sonucunda bugünkü biçimine değin ulaşmıştır.

İlkel toplumların giderek "devlete " dönüşmesi, yaygınlaşması, sulak toprak gereksinimini yaratmış ve bu sorunun çözümü, saldırganlığa ve yağmacılığa yönelik bir örgütlenmeyi gerektirmiştir. Bu gereksinim, "kumanda " etmek yetkisini ve bunların ayrıcalıklarını yaratmıştır. Din adamları dışında "yönetici " kadrolar oluşmuş ve bunlar giderek süreklilik kazanmıştır. Böylece, toplum yaşantısı, "kutsal " olan ve olmayan biçiminde ikiye ayrılmıştır. Kutsal olan "devlet yönetimi" ni kapsayacak, halkın gündelik üretim çabaları ise, kutsal olmayan Alan olarak belirecektir. Siyasal iktidar, yoplumda yaygın olma niteliğini yitirip, belirli soyların tekeline sokulurken, bu toplumsal ayrıcalığın nedeni de dine dayandırılacaktır. Yöneticiler-din adamları ayrımının belirmesi, bir çatışma yaratmayacak, doğa üstü kaynaklara dayanmak açısından bir uzlaşma görülecektir.Savaşlarda ün kazanıp, ayrıcalık sağlayanlar, yöneticilik tekelni soylarına geçirirken, bunun yasallığını doğaüstü, kutsal kaynaklara dayanmakla sağlayacaklardır. Yöneticiler ayrıcalıklarını, belirli uzmanlaşmaların ve kutsallıkların doğal sonucu olarak belirlerken, yığınları bu uzmanlık ve kutsallık dışında, tutmaya çalışarak, toplumsal farklılaşmaları Gerçekleştireceklerdir. Böylece, farklılaşmış toplumlarda tüm düzeni kuran kurallar, din ve dinsel nitelikte hukuk kuralları olacaktır.Devlet yönetimi, yığınlar için, anlaşılmasına gerek olmayan, toplumun imanıyla ayakta tutulan kutsal bir bilgi olarak çıkınca, ya yöneticilik-rahiplik birliği oluşacak, yada rahipler-yöneticiler uzlaşması belirecektir.Kesin olan doğaüstü kavramlara dayanan kutsal bir nitelik almasıdır.

Yerleşik tarım toplumlarının oluşması, değişik toplumlararası ilişkilereve çatışmalara yol açtıkça,daha geniş siyasal örgütlenmeler gerekecek ve bu örgütlenmeye bağlılık bilinci, "tek tanrılı" dinlerin oluşmasına neden olacaktır.( Şimdi tarihsel süreç içerisinde birçok topluma nüfuz etmiş ve halen evrensel nitelik taşıyan hiristiyanlık ve islamiyetin içerisinde laikleşme süreçlerini ve laikliğin tarihçesini anlatmaya devam edeceğiz.)

Hıristiyanlıkta Devlet ve Laiklik
Hıristiyanlık, gerçekte, Yahudi düşünce biçimine dayanan bir nitelikte ortaya çıkmıştır. Hz. Musa ve Hz. İsa, Tanrı'nın değişik dönemlerde yolladığı peygamberler olarak kabul edilmektedir. Buna karşılık, Hıristiyanlık Doğu-Batı çatışması içinde, Roma İmparatorluğu'na başkaldıranların dini olarak belirdiği için evrensel niteliği söz konusudur ve bir kavmin değil tüm baş kaldıranların ortak dinidir. Hıristiyanlığın, evrensel, antik düzene tümden karşı, imparatorun gücünü hiçe sayan dinsel yapısının, toplumun tüm katmanlarını etkilemesi doğal bir sonuç olmuştur. Azatlılar,(köleler) ve zenginler üzerinde ezici bir güce sahip imparatorun iktidarına karşı, halk Hıristiyanlıkta güvence aramış, değişen koşullar ve yapı içinde toplumsal rollerini yitirenler, geçmişin güzel günlerinin Hıristiyanlıkta geri geleceğine inanmışlardır. Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu'nda kazandığı zafer ve egemenlik, Germenlerin Romalıları yenerek Avrupa da tekelleşmiş siyasal iktidarı çökeltişi, feodal ilişkilerin belirmesiyle tümden pekiştirilmiştir. Bu yapı içinde, Germenik toplumların -yaygın siyasal iktidar- biçiminin de, -tekelleşmiş güçlü siyasal iktidar- biçiminde çözülmesi sonucunu yaratmıştır. Bu olgu, Hıristiyanlığın temel kuramlarının siyasal iktidar kuralları içermekle birlikte, Kilise'nin siyasal iktidara egemen olması, tanrı adına iktidarı Kilise'nin verdiği ve geri alma hakkının bulunduğu savına dayanan düşünün belirmesine yol açmıştır. Böylece, kuramında bulunmasa bile, Hıristiyanlık siyasal iktidara kendisi sahip olduğu gibi, siyasal güçlerin yasallık kaynağının kendisinden geldiğini kabul ettirebilmiş, etkin bir Hıristiyan iktidar teorisi oluşturabilmiştir. İslam kurallarından değişik nitelikte olsa bile, kaynağı dinsel olan siyasal güçler, doğal olarak siyasal yapıyı oluşturmuşlar, siyasal-dinsel iktidarı bütünleştirmişlerdir. Ortaçağda Krallarla, Kilise'nin savaşımı, iktidarın laik yâda teokratik olması sorununa dayanmamaktadır. Siyasal iktidarın dinsel, teokratik yapısı tartışılamazdır. Sorun, bu dinselliğin oluşturulmasında Kilisenin rolü konusunda belirmiştir. Bu savaşım çerçevesinde, Kilise'nin efendiliğine baş kaldıran krallara karşı, Kilise feodal yapı içinde senyörleri desteklemiş, tekelleşmiş, güçlü siyasal iktidarın oluşmasına engel olmuştur. Bu gücüyle, Kilise kendi ahlak, inanç ve kültürünü zorla kabul ettirme yollarını aramış, engizisyon dönemi, en bağnaz türünden teokrasiyi dünya tarihine yazdırmıştır.

Avrupa'da yaygınlaşan ve egemen olan Hıristiyanlık, evrenselliğini tüm dünyaya yaymak, zenginleşen kilise yeni zenginliklere kavuşmak amacıyla haçlı seferlerine giriştiğinde, Avrupa'nın gelecekteki yazgısının ve kendi egemenliğinin sonunun tohumlarını da ekmeye başlamıştır. Özellikle haçlı seferleri süresince Batı'nın tanıştığı Doğu, yeni zenginliklerin, ticaret ilişkilerinin de parlak kaynağı olarak gözükmüştür. Doğuyla olan ekonomik ilişkiler, öteki etkenlerle birlikte, Batı servet birikimine yol açarak, burjuvazinin gelişmesinde rol oynarken, Doğuda egemen olan dinsel inanç "İslam ın" bozulmasına, bağnazlaşmasına, temel kurallardan sapmasına da yol açmıştır. Gelişen burjuvazi, serveti sermayeye çevirmeye yönelip, kapitalistleşme süreci başladığında, doğal olarak emek gereksinimi de belirecekti. Emek ise feodal düzen içinde toprak tutsaktı. Burjuvazinin amacına ulaşması, emeği özgür kılmasına, bu nedenle feodal düzeni çökertmesine bağlıydı. Feodalite Kilisenin koruyucu kanatları altında yaşama savaşı verirken, burjuvazi doğal olarak kiliseyle çatışacaktı. Feodal beylere karşı, meşruti monarşiden yana çıkan burjuvazi, monarşik yapıyı güçlendirmek, kendi öz yapısına kavuşturmak açısından, siyasal iktidarın kaynağını "ulus " kavramına dayandırmak, böylece siyasal iktidarı laikleştirmek zorundaydı. Feodal düzenin yıkımıyla özgür kalan emeği özgürce kiralama olanağına ulaşmak amacı ise, burjuvazinin siyasal iktidarı sınırlamak gereksinimini yaratıyordu. Bu nedenledir ki ulusu egemenliğin sahibi olarak kabullenmek, anayasalcılık hareketine, monarşilerin meşruti yapıda kabul edilmesine neden oluyordu. Böylece, burjuvazinin gelişimiyle, siyasal yapıda, "laiklik " ilkesine dayanılarak, monarşiler kilisenin acımasız kudretinden kurtarılırken, ulus Egemenliğin kaynağı ve sahibi olarak demokratik siyasal biçim de yaratılıyordu. Görülüyor ki, tarihsel süreç içinde, uluslaşmak-demokratikleşmek-laikleşmek olguları birlikte, birbirini tümleyen bir biçimde belirli bir gelişimin sonuçlarıdır.

Kısaca değinilen gelişim, laiklik, uluslaşmak, demokratik siyasal biçime varmak gibi oluşumların, Batı'nın endüstrileşmesinin, kalkınmasının nedenleri olmayıp, sonuçları olduğunu da açıkça göstermektedir. Demokratik siyasal düzenden yana, ulusal egemenlik kuralını savunan laik düzenin, burjuvazinin gelişim süreci içinde ortaya çıkması bir rastlantının ürünü değildir. Burjuvazi kendi sürecinde, gelişiminin ve yönelişlerinin gereksindiği düşünü de oluşturmuştur. Fransız Devrimi, bu gelişimin doruk noktası olarak belirmiş, yeni toplumun gereksinimlerini simgelemiş ve siyasal, yasal, toplumsal biçimler ve düzenlemeler bu gereksinimleri karşılayıcı nitelikte oluşturulmuştur. Burjuvazinin gereksinimleri, laik demokratik bir siyasal yapıyı zorunlu kıldığında, yeni biçimlerinde bu niteliklere göre oluşturulması doğal bir sonuç olmuştur. Belirtilen çizgide, laiklik, burjuvazinin Kiliseyle çatışmasının siyasal yapıya yansıması olarak belirmiştir. Laik düşüncenin burjuvazinin iktidar olmasıyla çağdaşlığı, burjuvazinin kendi kültürünü yaratması, toplumsal, siyasal, yasal yapıyı kendi düşününe göre yeniden oluşturması anlamına gelmektedir.1789 ihtilali monarşiyi yıktığı, anayasal bir siyasal yapıyı gerçekleştirdiği için değil, burjuvazinin yeni kültürünü ve dünya görüşünü tüm topluma egemen kıldığı, tüm toplumsal ilişkileri temelden başkalaştırdığı için devrimci bir nitelik taşımaktadır.

O çağa değin egemen olan Katolik kilisesi, "reform " hareketi denilen Hıristiyanlık inancından çözülme, bölünme olayı ile de karşılaşmıştır. Bu bölünmede beliren Lütherce, Calvenci din akımları, gerçekte siyasal iktidarı bağımlı kılmakta, Hıristiyan teokrasisini savunmakta Katolik denli bağnaz ve ısrarlı olmayan niteliktedir. Ancak Lütherciliğin, imandan gelen köleliği yıkıp, kesin inançtan gelen köleliği yarattığı, otoriteye inancı yıkıp, inancın otoritesini yarattığı, insanı dışardan saran dinselliği silip, insanın özünü dinselleştirdiği kabul edilebilir.

Yine siyasal biçime ve laik yapıya Kilisenin tepkisi, önce bu değişmelere karşı direnmek biçiminde direnmiştir. Direniş, dinsizliğe varan akımların tepkisiyle sindirildiğinde ise, Kilise, tüm yaşamla ilişkisini kesmek, suskunlaşmak, kabuğuna çekilmek yolunu yeğlemiştir. Bu süreç sonucunda papalık, siyasal yaşamda Katolikliğin etkinliğini yasaklasa da bu tavrını uzunca bir süre koruyamamış ve bir Katolik hareketinin yaratılmasını öngörmüştür. Bu görüş, Hıristiyan demokrat partilerin Hıristiyan hareketi olarak siyasal yaşamda etkin olma yollarını ve genellikle de bulmalarına yol açtı.

Özellikle Latin Faşizmi dinsel öğeleri, kendi dinselliğini sağlamak açısından önemli bir etken olarak kullanmıştır. Katolik ispanya ve İtalya'da faşizm, Kilisenin desteğini bulmuş, onunla uzlaşmış, böylece Katolik yığınların güvenini sağlamaya yönelmiştir. Faşizm, mitleştirdiği amaçları olan, mistik otoriter, belirli bir öndere kesin baş eğmeyi öngören devlet anlayışı içinde, kendi dinselliğini yaratmıştır. Bu yapı içinde kilise ve dinsel inançlar faşist devletin oluşmasında, yasallığını sağlamada yararlı olacağı için, onunla uzlaşılmış ama kaynaşılmamıştır. Mussolini'nin Papalığa eski haklarını tanıyan Latran Anlaşması'nı kabullenmesi bu konuda örnektir.

Kısaca değinilen olgular şunu göstermektedir ki, batının toplumsal gelişimlerinin yarattığı kapitalistleşme ve endüstrileşme, laik, demokratik ulusal siyasal yapılara yol açarken, Kilisenin siyasal iktidar üzerindeki dinsel gücü ve kaynaşması kırılmıştır. Buna karşılık, din insanların zihinlerindeki bir ideoloji olarak kavranmış, toplumsal ve ekonomik ilişkilerden soyutlanmıştır. Bu soyutlama, siyasal biçim açısından bağlayıcı ve emredici otorite olmaktan çıkartılan dinin, kişisel davranışlar, ilişkiler, tercihler açısından etkinliğini sürdürmesi sonucunu yaratmıştır. Bu nedenledir ki, batının tümden laik olduğu, salt aklın yönetiminde ve etkinliğinde olduğu savı gerçekçi değildir. Yalnızca ekonomik gelişmenin yarattığı yeni kültür, uygarlık gelişimi açısından dinsel bağnazlığın ve engelleyiciliğin yok edilmesi değilse de, en büyük ölçüde sınırlandırılması sonucu doğmuştur. Öyle ki, Kilise bile teolojik açıdan, çağın gereklerine uygun dünya görüşünü araştırma çalışmalarına girmiştir. Çok ana çizgisi içinde, batıda tarihsel gelişim, dinsel bağnazlık ve bağlayıcılıktan başlayarak, belirli etkenlerle oluşan burjuvazinin gerçekleştirdiği endüstri devrimiyle, dinin uygarlığı engelleyici etkinliğinin sınırlandırılmasıyla noktalanıyor. Buna karşılık laiklik, kişi, toplum ilişkisi ve tercihlerinde dinsel etkinliğinin önlenmesi anlamında kabul edilirse, insan düşüncesinin tümden laikleştiğini, aklın kesin egemenliğinin kurulabildiği söylenemez.

İslam'da Devlet ve Laiklik

İslam'da devlet ve hükümet kuralları, dinsel niteliktedir. Bu kurallar zaman her yerde ve her türlü koşullar içinde yürürlüğü ön görülen ve kaynağını Tanrı'nın iradesinde bulan ilkelerdir. Gerçekte, İslam belirli bir devlet türünü ön görüp yeğlememiştir. Zamana, yere ve koşullara göre oluşturulacak siyasal düzen, belirtilen ilkelere dayanan herhangi bir biçimde olabilir. Kabul edilen "insanların maslahatları" bulundukları toplumun zaman ve "ahvalinin değişmesine" bağlıdır ilkesi, belirli siyasal biçimin değişmez bir biçimde kabul edilmesini engellemektedir. Kısa bir deyişle, İslam kuramsal olarak, toplumsal gelişim, değişim ve gereksinmelere uygun siyasal biçimlere olanak tanımaktadır; bu biçim İslam'ın değişmez temel ilkelerine uygunluğu yeterlidir. İslam'ın, siyasal iktidar biçimleri açısından temel ve değişmez ilkesi toplumsal ve siyasal düzenle ilgili tüm kuralları Tanrı'nın saptadığı inancıdır. Tanrı'nın kulları da Kuran 'da yer almaktadır ve bu asıl yasa dışında kişilerin kural ve yasa koyma yetkileri yoktur."Teşrii " gerçekte yalnızca Tanrı'ya aittir. İslam hükümeti emreder ilkesinin, İslam'ın siyasal kuralı olarak kabul edilmesi, İslam'da devlet yapısının kesinlikle teokratik olduğu sonucuna varılmasına neden olmuştur. Buna göre, teokrasi, devletin dini devlet olması ve yönetenlerin iktidarlarını tanrıdan almaları anlamına gelir. Her-kes yeryüzünü imar ve ıslah etmekle Tanrı'nın halifesidir. Tanrı hükümlerinin yerine getirilmesinin kaynağını da halktır. Tanrı, ahkamının tenfizini emrederken, tüm müminlere seslenmektedir. Tanrının dışında kendine özgü iktidar sahibi kişi yada kişiler kabul edilmediği için, İslam devletinin teokratik niteliği Hıristiyan teokrasisinden farklıdır. Tanrı yasaları tüm ümmet tarafından uygulanmayı gerekirken, İslam'ın yaygın duruma gelmesi, ümmet temsilcilerinin bu görevi yerine getirmesi zorunluluğunu yaratmıştır. Tanrı ve Resulü ile halk arasında siyasi misak (sözleşme) söz konusudur. Kuran'da sözü edilen ahdi ve akdi durum, misakı dile getirmektedir. Misak tek taraflıdır ve taraflarını ve koşullarını Tanrı saptar. Misak ümmetin bağlı bulunduğu dinsel nitelikteki siyasal iktidarın kaynağını, yasallığını ve geçerliliğini ortaya çıkarmaktadır.

İslam'ı uygulamak, ibaibadeti sağlamak, adaleti gerçekleştirmek, dinsizliği cezalandırmak, mal, can ve namus güvenliğini sağlamak, Cihat açmak için Devletin varlığı zorunludur ve egemenliğin sahibi Tanrı'dır. Tanrı egemenliği Kuran'da mülk olarak adlandırılmaktadır.

İslam anlayışına göre, Tanrı, kişilerin kendisine olan metafizik kulluk bağlılığına karşılık, onlara, "akıl ", "irade ", <<özgürlük>>ve "dokunulmazlık " vermiştir. Kişinin akıl, irade, özgürlük egemenliğinin kavranış ve yorumlanışı, değişik İslam okullarına göre başka başka olmuştur. Akılcılığı savunan "Mutezile " anlayışı, bağnazlığı simgeleyen, aklın ve iradenin varlığını yadsıyan "Cebriyye " okulu ile karşılaşmıştır. Bu okulların İslam toplumundaki etkinliğine göre, o toplumun yönelişleri farklılaşmıştır. Böylece maslahatta uygunluk , içtihat , meşveret(danışma) kuralları unutulmuş, İslam toplumları, kaderci, tutucu, bağnaz bir dinsel düşüncenin egemenliğine girmiştir. Salt "itikad " sorunları ile ilgilenen ve felsefeyi yadsıyan ilm-i kelam sorunlara iman yoluyla çözüm aramış, aklı mahkûm etmiştir. İbn-i Rüşt, Farabi, İbn-i Sina gibi düşünürlerin yer aldığı İshak al-Kadim tarafından kurulan Felsefe okulunun, toplumsal çöküş süreci içinde İlm-i Kelamcılara yenik düştüğü görülmüştür.

Kaderci düşünün, İslam toplumunun iç dinamizmini yok etmiş; hoşgörüsüzlük, bağnazlık, dinsel kuralların kesin bağlayıcılığı, gelenekçilik, geri kalmışlık süreci içinde İslam toplumlarında egemen olmuştur. Geri kalmışlık tarihsel bir gerçek olarak saptandığında, varılan bu sonuç doğu toplumlarının kaderi sayılmış ve bu tarihsel noktada İslam düşününün bulunduğu durum göz önünde tutularak İslam'ın gelişime engel olduğu savına özellikle şarkiyatçılar varmışlardır.

Geri kalmışlık ekonomik bir yapıdır ve Batı'nın geri kalmışlığı, biçimsel ve teknik açıdan ele alıp, Müslüman ülkelerin gelişmeleri için Müslümanlıktan uzaklaşmalarını koşul sayması, sömürgeleştirdiği Doğu'yla bu sömürge ilişkilerini değişik biçimler içinde sürdürme amacının sonucudur. Batı böylece, kendi uygarlık düzenini, biçimsel, taklitçi bir yapı içinde Doğu'ya kabul ettirmek, kendisine bağımlı kılmak yönelişindedir.

Doğu'da kapitalistleşmeye engel öğeler nedeniyle Batı'daki gelişimin benzerlerini sağlayamamıştır. Tanrı karşısındaki eşitlik kuralı ve köleler ile öteki tabakalar arasında sınıfsal farklılaşmanın olmayışı, "mülk"ün Tanrı'ya ait oluşu, Doğu'da burjuva-feodal çelişkisini engellemiş ve kapitalistleşmenin iç dinizmi oluşmamıştır. Bu durumda, Doğu'da servet birikimi, dış dinamizm ile ticaret ilişkileri içinde sağlanmıştır. Bu oluşum içinde, servet belirli ellerde birikmiş ve sermayeye dönüşme olgusu gerçekleşmemiştir. Serveti elinde bulunduranlar ise, genellikle dinsel-siyasal iktidar sahipleridir. Bunlar, içine girdikleri ekonomik ilişkiler içinde, bu ilişkilerin gerekli kıldığı tutucu-gelenekçi-kaderci-bağnaz dinsel kuramları da oluşturup, sapkınlığa yol açtıkları gibi, İslam dünyasının sömürgeleşmesinde de rol oynamışlardır. Gerçekte, Batı-Doğu ilişkisi içinde, Batı engizisyondan burjuva demokratik durumuna ulaşırken, Doğu büyük bir uygarlıktan çöküntüye düşmüştür. Bu birbirine ters gelişim sonucu, Batı, Doğudaki ekonomik egemenliğini, düşünsel egemenliğiyle pekiştirmek için, sorunların tüm suçunu "İslam'a" yükleyip, çözüm yolu olarak laikleşmeyi göstermiştir.

İslam'ın gerçekte ne geri kalma nedeni olduğu, ne de çözümün İslam'dan çözülmeyle gerçekleşebileceği görüşü, bazılarınca İslam'ın gerçekte devrimci dinamizme sahip olduğu düşüncesiyle tümlenmiştir. Bu düşünce, Müslüman ülkelerinde "ulusçu İslamcı ileri" akımlara yol açabilmiştir. Gerçekte, İslam düşünceleri, İslam dünyasının geri kalmışlığını çok önceleri saptamışlardır. Özellikle XVIII. yüzyıldan sonra, geri kalmışlığın İslam dünyasını tutsak ettiği saptanmış, ama çözüm yine dinsel alanda görülmüştür. Gerçekten, kurtuluşu arayanlar, çareyi İslam'ın ilk günlerine dönüşte bulmuşlar, dinden uzaklaşmayı sorunların nedeni sayılmışlardır. "Vahabilik","Veliyullah akımı","Hindistan'daki anayasacılık" hareketi, bu konuda örnektir. Bu Akım ve görüşlerin başarısızlığı, Batı'da İslam'ın uygarlığı ve liberalizmi ile bağdaşmazlığı temeline oturtulmuştur. Uygarlık ve demokrasi ile İslam kurallarının sentezinin kurulamayacağı savı, Batı'nın, İslam'da laikleşme zorunluluğunu savunmasıyla sonuçlanmıştır. Özellikle, I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı bütününün çöküşü, İslam ülkelerinde ulusçuluk akımlarına yol açtığında, İslamcı ulusçuluk bu ülkelere sahih çıkan Batı'ya karşı kurtuluş savaşlarının da itici gücü olmuştur. Cezayir'de Şeyh Bin Bitlis'in "ulema hareketi", Sudan'daki "Medhi" hareketi, Hindistan'daki "Sipahi İsyanı" bu konulara örnektir.

Din, değişik koşullarda, olumlu yada olumsuz yönde etkin olabilmektedir. Dinin bu değişik etkinliği, temelde toplumsal yapının özellikleriyle belirlenmektedir. Bu açıdan, din olgusu, çağından ve çağının koşullarından soyutlanarak ele alınamaz; toplumlardaki dinsel etkinlik, din ile siyasal iktidar arasındaki ilişki, gelişim karşısında dinsel tutum, birer neden olmayıp, birer sonuç olmaktan öteye gidemez. Laiklik ilkesini ve siyasal biçimini de bu anlayış içinde görmek gerekir.

Osmanlıda Laiklik

Osmanlı İmparatorluğu'nu kuran Osmanoğulları, devlet egemenliğini elinde bulunduran bir ailedir. Devlet Başkanı ülke ve ülkede yaşayanlar üzerinde mutlak bir egemenlik hakkına sahipti. Başlangıçta yalnızca cismani iktidara sahip alan devlet başkanı/padişah, Yavuz Sultan Selim'in, Mısır'da bulunan Abbasi halifesinden hilafeti devralması ile ruhani iktidara da ulaşmıştır.

Geleneksel devlet sistemi mutlak ve teokratik yada yarı teokratik bir monarşiydi. İşleyişi, Padişah-Ulema -Yeniçeri üçgeni arasındaki uyuma bağlıydı. Gerileme döneminde ise bu unsurlar tek tek yozlaşma içindeydi.

Osmanlıda devlet ve iktidar yapısında, saltanat kurumu Devletin monarşik karakterini vurgular ve iktidarın sahibi olarak görünür. Devlet aynı zamanda teokratik ağırlıklıdır, anayasallaşma hareketleri, padişahın iktidarını paylaşma çabaları kısmen sonuç verse de kısa sürmüş buna karşın yönetimi laikleştirme çabaları I.Meşrutiyetle sağlanamamıştır. Çünkü. Devletin dini "dni-i İslam'dır"(md.11),Padişah aynı zamanda halife olup(md.3,4) "ahkam-ı şerriye" yi uygulatır(md.7), Şeyhülislam devlet örgütü içinde ve hükümette yer almaktadır (md.27), Yasalar "umur'u diniye"ye (din buyrukları) aykırı olamaz(md.64),Ülkede şeriyye mahkemeleri vardır ve anayasa tarafından tanınmıştır(md.87) gibi hükümler çoktan ilk anayasada yerini almıştı.

Laikleşme, anayasal gelişmelerle tam anlamıyla sağlanamasa da bu anlamda büyük gelişmeler sağlanmıştır. Şimdi bunlara kısaca bir göz atalım.

Laikleş(tir)me Çabaları
Osmanlı klasik döneminde şeyhül İslam ulemanın sembolik lideri durumunda bir fetva makamıydı; ancak padişah yada sadrazamın sorusu üzerine cevap verirdi. Çöküş döneminde ise bunlar siyasal görev ve işler de yüklenmişler, padişah yada sadrazamların devrilmesinde meşrulaştırıcılık hizmeti görmüşlerdi. III. Selim, II. Mahmut ve Tanzimat dönemlerinde ise şeyhülislamın statüsünde önemli bir evrim meydana geldi. Bu makam merkezi devlet örgütlenmesi içine çekildi. Şeyhülislam, Meclis-i Meşveret ve Heyeti Vükela üyesi yapıldı. Bu arada da, İslam hukuk ve şer'iye mahkemeleri yeniden düzenlenirken, bunlar şehülislamın otoritesi altına konuldu. Böylece şeyhülislamlık, şer'i mahkemelerin başı, medreselerin nazırı durumuna gelirken, fetva yetkisini de koruyor, üstelik artık Meclis-i Vükela'nın bir üyesi olarak bunu devlet dışında değil, devlet içi bir makamdan kullanıyordu. Siyasal, yargısal, yönetsel, eğitimsel, yetkiler elde etmiş olan bu makamın bir de kabineye alınarak kazandığı siyasal nüfuz, devlet ve toplum hayatındaki teokratik gelişmenin güçlenmenin göstergesi olmuştur.

Bütün bunlara karşın, Tanzimat döneminde teokratik esaslardan uzaklaşma yönünde anlamlı ve derin değişmeler başlamoıştır.Bunların bir örneği, Müslüman olmayanların hak ve özgürlüklerinin ve yasa önünde eşitliğinin sağlanması yolundaki adımlardır.Böylece, o güne dek müslüman olmayanların dinsel yaşamları bir hoşgörü çerçevesi içinde korunmuşken, şimdi bunlara hak ve özgürlük niteliği aşılanıyordu.

İkici değişme, egemenlik anlayışını ilgilendirir. Burada, teokratik egemenlik ilkesinin pratikte yumuşamaya başladığını görmek mümkündür. II. Mahmut'un, bütün uyruklarını din ve mezhepleri ne olursa olsun bir saydığını ifade eden sözleri, ; ondan sonra çıkan Abdülmecit, saltanatın ilk günlerinde, "kullar" yönetiminin kendisine Tanrı tarafından verilmiş bir hak olduğunu ifade etmişken daha sonra bütün Osmanlı halklarına kişisel ve siyasal güvenceler tanıyıp (GHHve Islahat Fermanı ), teokratik kökenli egemenlik yetkilerini bizzat sınırlama yoluna gitmişti. Abdülaziz ise Hatt-ı Hümayununda bile dine ilişkin formüller kullanmadı, hilafete değinmedi, Abdülmecit gibi " Tanrı'nın inayeti, peygamberin ruhaniyeti" nden söz etmedi, "şeriat" sözcüğünün yerine "kavanini mevzua"(yürürlükteki yasalar), hatta "ibdat" (kullar) teriminin yerine de "tebaa" (uyruklar) sözcüklerini kullandı. Elbette, bu eksiltme ve düzeltmeler onun mutlak saltanat haklarından vazgeçtiği anlamına gelmiyordu. Ama mutlakiyetçi yönetimin dinsel dayanaklarının silikleşmesi dikkat çekiciydi.

Abdülaziz 1868'de Şura-yı Devleti açılış konuşmasında daha da ileri giderek, yeni örgütlenme biçimini,yürütme gücünün adliye,diniye, ve yasama güçlerinden ayrılığı temeline dayandığını söyledi.

Bu gelişmelerin ışığında şeyhülislam, fetva bağımsızlığını yitirmiş,devletin denetimi altına girmiş,bakanlar kurulunun gerekli olduğu anlarda bunun isteği üzerine onay bildiren bir makam durumuna doğru gerilemiş de oluyordu.

Teokratik ilkelerden uzaklaşma çizgisi kanunlaştıma hareketlerinden de izlenebilir. Bir kere yeni yasaların bir bölümü yabancı kökenli (aktarmalar,réception'lar), bir bölümü de yerli ama din ötesi kaynaklıydı (örfi hukuk geleneğinin mirası). Bunlarda, dinsel hukukta yer almayan, hatta şeriata ters düşen kurum ve kurallar bulunuyordu.Kanunlaştırma hareketiyle doğan bir başka durumda, yeni yasların din ve mezhep ayrımı gözetmeksizin herkese uygulanması, bu bağlamda bir hukuk birliğine yönelinmesiydi.Şer'i hukuk ve örgütlenmelerden ayrılışın ilk örneği olan 1840 Ceza kanunnamesi bu gidişin başını çekmiştir.

1858 tarihli Ceza kanunname-i Hümayunu ise daha da açıkça laik kurallar içeriyordu. Din ve mezhep ayrılıklarını aşan, herkes için geçerli ve standart yeni yasalar, laiklik yolunda bir atılım demekti. Şer'i hukukun doğrultusunda, ama onu aşan bir mevzuatın, dinsel kaynaklı olmayan yaslar topluluğunun oluşmaya başlaması, Tanzimat döneminin ürünüdür.

Kanunlaştırma hareketi doğrultusunda ve bunun bir gereği olarak Osmanlı yargılama örgütü ve üsülü de laiklik yönünde gelişme gösterdi.Nizamiye mahkemeleri kurulduktan sonra bunlar şeriat mahkemeleri aleyhine bir gelişme kaydettiler. Böylece, dinsel hukuktan olduğu gibi dinsel yargılama sisteminden de kopma başladı.

Nihayet, merkez ve taşradaki meclislere din ayrımı gözetmeksizin bütün uyrukların girmeye başlaması, kamu hizmetine girişte Müslüman olmayanlara hak tanımayan geleneksel sistemden uzaklaşmanın göstergesiydi. Vilayet, liva, kaza idare meclisleriyle belediye meclislerinde bütün unsurların temsilinin kabulü, İslami meşveret prensibini zedelemiş oluyordu.

Özetlemek gerekirse; Tanzimat döneminde devlet yönetimiyle doğrudan ilgili kurum ve ilkeler katında, teokrasiden ayrılma yönünde açık ve seçik bir bir değişme ilk bakışta göze çarpmamakla birlikte, gerek bütün uyruklara eşit haklar tanınmasıyla, gerek egemenlik anlayışı ve şeyhülislamın konumundaki yumuşamalarla gerekse yasalarda ve yargılama sistemindeki yenilikler yoluyla teokratik devlet anlayışı ve yapısı darbeler almaya başlamıştır.

Cumhuriyet Döneminde Laiklikve Uygulaması

Türkiye'de din-devlet ilişkileri bakımından köklü değişim cumhuriyetin kurulmasıyla yaşanmıştır. Bu değişimin düşünsel kökleri hiç kuşkusuz cumhuriyet öncesi karşımıza çıkmaktadır, ancak bu düşünceler köklü biçimde uygulama imkanına cumhuriyet sonrasında kavuşmuştur. Cumhuriyet'in kurulmasından sonra kesin bir tutumla laik bir devlet ve seküler bir toplum yaratma çabalarına başladığını görüyoruz. Rutsow'un da işaret ettiği gibi, pek az ülke tüm siyasal,sosyal ve kültürel hayatında bu dönem Türkiye'si kadar kapsamlı veya hızlı değişiklikler geçirmiştir.

1924 anayasası "Türkiye devletinin dini İslam'dır" (m.2) ibaresini taşımaktadır.Bununla birlikte köklü değişikliklerin bir bölümü bu madde yürürlükte iken yapılmıştır. Bunları başlıklar olarak verecek olursakşu yasal düzenlemelerin yapıldığı görülmektedir:

• 1924 hilafeti ilgası.

• Osmanlı devlet yönetiminde en yüksek dini yetkiye sahip olan ve işlevleri arasında siyasal kararları İslam hukukuna uygunluğunu gözetmek olan şeyhülislamlık makamının 1924'de kaldırılışı.

• 1924'te tevhid-i tedrisad kanununun kabul edilmesiyle medreselerin kapatılması,şer'iye ve evkaf bakanlığının kaldırılarak diyanet işleri başkanlığının ihdası.

• 1925 'te şapka kanunu ve miladi takvimin kabul edilmesi tekke ve zaviyelerin kapatılarak tüm faaliyetlerinin yasaklanması.

• 1926'da İsviçre medeni kanunu ve borçlarkanunu ile İtalya ceza kanununun kabul edilmesi.

• 1928'de harf inkilabı ve anayasadan "İslam dini" ibaresinin kaldırılarak anayasadaki yemin metinlerinin laikleştirilmesi. Bu nedenle yeminle ilgili maddelere "vallahi" ifadesi yerine "namusum üzerine söz veririm" ibaresi konulmuştur.

• 1929'da Alman ceza mahkemeleri usulu kanunu ve isviçre icra iflas kanununun kabulu.

• 1930'da imam-hatip okullarının kapatılması.

• 1931'de Türk Dil Kurumu'nun kuruluşuyla Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin türkçe'den ayıklanması sürecinin başlatılması.

• 1932'de ezanın ve kametin türkçeleştirilmesi.

• 1934'te hafız,ağa,şeyh,molla,efendi,paşa, gibi lakap ve unvanlarla beraber bazı kisvelerin yasaklanması.

• 1935'te hafta tatilinin Cuma gününden pazara çevrilmesi,

• 1937'de laiklik kavramının anayasa maddesi haline getirilmesi.

Görüldüğü gibi devleti laikleştirmeye ve toplumu dönüştürmeye yönelik düzenlemeler, anayasada laiklik ifadesi yer almadan önce yapılmış, laiklik ifadesi bir sonuç olarak yer almıştır.

Modernlik ve Laiklik
Din ve modern toplum ilişkisi sürekli gündeme gelen ve modern toplumun siyasal örgütlenme biçimi olan demokratik işleyiş ve ilkeyle çelişki yratan husus, belli bir toplumsal hayat biçiminin, dini meşrutiyyet çerçevesinde, bir din devleti olarak topluma dayatılması düşüncesidir.Dinin kamu hayatında yer alması farklı birk onudur ve dinin kamu hayatında yer alma talebi demokratik ilkeyle çelişik olmak zorunda değildir. Dini inanç hayatın tüm alanına ilişkin olduğu için bireyin inancını kamusal hayata taşımasını teminat altına almak, demokratik sistemin işlevi olmak durumundadır.Dini değerlerle modern toplusal hayatın işleyişi hiç çatışma ihtimalinin olmadığını söyleyemeyiz. Aslında toplumsal hayat tabiatı itibariyle bünyesinde bir çok çatışma barındırır, bireylerin kendi aralarında, ayrıca farklı çıkar, inanç,düşüncelere mensup toplumsal kesimler arasında çatışma olması kaçınılmazdır.Toplum hayatını mümkün kılan, bu türden kaçınılmaz çatışmaların, birlikte yaşamayı mümkün kılmak üzere, bir şekilde düzenlenmesidir.Bu düzenleme bazı siyasal üsluplarda baskı, bazılarında ise daha ziyade uzlaşma üzerine dayandırılabilir.Demokratik siyasal üslup bir uzlaşma uslubudur, bireyler ve toplumsal gruplar arasındaki çatışmaları uzlaşma zemininde örgütleme iddiasındadır.Dolayısıyla demokratik toplum ve siyasal örgütlenme modeli içinde laiklik,yukarıda çizilençerçeve içinde,yeniden yorumlanabilir ve dinin bireyin özel hayatına hapsedilmesi anlayışının ötesine geçilebilir.

http://cumhuriyetciyizbiz.com/?&Syf=15&cat_id=13&baslik_name=TGFpa2xpaw==


19 Nov 2011

Cumhuriyet Nedir?

Cumhuriyet, başta devlet başkanı olmak
üzere, devletin başlıca temel organlarının belli aralıklarla yinelenen
seçimlerle göreve getirildiği bir “yönetim biçimi”dir.

Cumhuriyet adı verilen yönetim
biçimleri, yöneticilerin göreve getirilmesinde veraset yöntemini
reddetmiştir.

Cumhuriyet adı verilen yönetim biçimlerinde halk,
yönetimini beğenmediği yöneticileri, belli aralıklarla yinelenen seçimlerde
değiştirebilmek olanağına sahiptir.Bu nedenle yöneticiler, toplumu keyfi biçimde
yönetemezler; halkın isteklerini ve beğenilerini gözönünde tutmak zorunda
kalırlar. Bir başka deyişle, yöneticilerin iradesi mutlak değil, halk iradesi
ile sınırlıdır.

Cumhuriyetlerde bu özellikler, yönetenleri siyasal
bakımdan halka “sorumlu”duruma getirir: yönetilenleri tebaa, kul olmaktan
çıkarıp vatandaşlık konumuna yüceltir.

Yönetilenler, “hükümdarlık
(monarşi)” adı verilen yönetim biçimlerinde tebaa veya kul
durumundadırlar.

“Tebaa” veya “kul” olmak, hükümdarın iktidarına ve tüm
buyruklarına baş eğmekle yükümlü olmak demektir.

“Tebaa” veya “kul”,
hiçbir zaman hükümdarın iktidarını sınırlayıcı veya denetleyici bir rol
oynamaz.

“Tebaa” veya “kul” hükümdarı seçimle değiştirmek olanağına
sahip olmadığı için, hükümdarın “tebaa”ya karşı hiçbir siyasal sorumluluğu da
yoktur.

Türkiye'de Cumhuriyet Nasıl
İlân Edildi?

Türkiye'de Cumhuriyet yönetimine, 29
Ekim 1923 tarihinde geçilmiştir; ancak 23 Nisan 1920 tarihinin, Cumhuriyet
yönetiminin de fiilî başlangıcı olduğunu söylemek gerekir.

23 Nisan
1920'de “egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa ait olduğu” ilân edilmiş; ulusun
seçtiği TBMM'nin denetimindeki hükümet, ulusun kaderini belirlemek üzere
çalışmaya başlamıştır.

Bu gelişmelere karşın, Padişahlık ve Saltanatın
hukuken kaldırılması için 1922 yılına kadar beklemek
gerekmiştir.

TBMM, 1 Kasım 1922 gecesi verilen bir kararla,
“Halifelik”le “Saltanatı” birbirinden ayırmış; Saltanatı
kaldırmıştır.

Halifeliğin ise, bir süre daha korunması uygun bulunduğu
için, İngiltere'ye sığınmış olan Vahdettin'in yerine, Osmanlı Ailesi'nden
Abdülmecit, Halife seçilmiştir.

Cumhuriyet'in ilânından sonra,
Halife'nin, iktidar odağı haline getirilmesi için çalışmalar başlayınca, 3 Mart
1924 tarihinde de Halifelik kaldırılmıştır.

Bu aşamalardan geçilerek
kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, tarihimizdeki en önemli
dönüşümdür.

“Hukuk devleti” ilkesinin ve “hukukun üstünlüğü” kavramının
da Türkiye'de, Cumhuriyet yönetiminin getirileri arasında olduğu
söylenebilir.

“Cumhuriyetçilik” Ne Demektir?

Özelliklerine kısaca değindiğimiz
cumhuriyet adlı yönetim biçiminin yönetime egemen kılınmasını; devlet
iktidarının ve yönetiminin kişilerin, ailelerin, grupların tekeline
bırakılmamasını; vatandaşların yönetime etkin bir biçimde katılmasının
sağlanmasını amaçlayan anlayışa “cumhuriyetçilik” denilmektedir.

Atatürk, cumhuriyetçiliği, yalnız
hükümdarlık ve veraset yöntemlerinin reddi olarak anlamamış; aynı zamanda
demokrasi kavramı ile birlikte düşünmüş; demokratik bir cumhuriyetçilik
anlayışını benimsemiştir.